Aile Eğitim Seti - Ruhsal ve Duygusal Özürlüler

İçindekiler •  Ruhsal Duygusal Özür

•  Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite (Aşırı Hareketlilik) Bozukluğu(DEHB)

A-Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun Belirtileri

B- Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun Olası Nedenleri

C- Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Teşhisi

D- Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Eğitimi

E- Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Anne Babalarına Yönelik Öneriler

F- Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Geleceği

•  Otizm

•  Otizmin Tanımı

•  Otizmin Olası Nedenleri

•  Otistik Çocukların ve Ailelerin Sorunlarla Baş Edebilme Yolları

•  Otizmde Tedavi Yaklaşımları

•  Cinsiyet Belirsizlikleri ve Cinsel Kimlik Sorunları

•  Cinsel Kimlik Tanımı ve Gelişimi

•  Doğuştan Cinsiyeti Tam Olarak Belirgin Olmayan Çocukların Tedavisi ve Yetiştirilmesinde Anne Babalara Öneriler

•  Madde Bağımlılığı

•  Madde Bağımlılığı Tanımı

•  Ailelere Öneriler

•  Kaygı Bozuklukları

•  Kaygı Bozukluğu Tanımı

•  Belirgin Kaygı Bozuklukları

•  Duygu Durum Bozuklukları

•  Depresyonun Tanımı

•  Depresyonun Belirtileri

•  Depresyonun Nedenleri

•  Başetme Yolları

•  Ailelere Yönelik Öneriler

•  Çocuk ve Ergenlerde Depresyon

•  Çocuk ve Ergenlerde Depresyon Durumunda Ailelere Öneriler

•  Şizofreni

•  Şizofreninin Tanımı

•  Şizofreni Hastalığının Ayırt Edici Özellikleri

•  Şizofreninin Nedenleri

•  Şizofreni Hastasının Gereksinimleri

•  Başetme Yolları

•  Şizofrenide Psiko-Sosyal Tedaviler

•  Bunama (Demans)

•  Bunamanın Tanımı

•  Bunamanın Dereceleri ve Gözlenen Unsurlar

•  Hasta Yakınlarına Öneriler

10-Yasal Düzenlemeler

11-Otistik Bireylere Eğitim Veren Merkezler

12-Kaynaklar

Özürlülük, birçok tanımın yanında, bireyin yaşamını sorunsuz olarak devam ettirmek ve toplumsal görevlerini yerine getirmek için özel desteklere gereksinim duyma durumu olarak da tanımlanabilir. Bu tür desteklerin sağlanmasında ve kişinin yaşamını sorunsuz bir şekilde sürdürmesinde en önemli görev kişinin yakın çevresini oluşturan aile üyelerine düşmektedir. Bu çerçevede, aile üyelerinin özürlü bireylerin gereksinimleri, özürlerinin yapısı, özellikleri ve gerekli desteklerin sağlanması için neler yapılabileceği gibi konularda bilgi sahibi olmaları son derece önemlidir. “Ruhsal ve Duygusal Özürlüler” başlıklı bu kitabın amacı da ailesinde veya yakın çevresinde ruhsal ve duygusal açıdan özel gereksinime sahip bireyler bulunan kişilere bu konuda bilgi sağlamaktır.

 

1- RUHSAL DUYGUSAL ÖZÜR

Ruhsal Duygusal Özür başlığı kapsamında bulunan bozukluklar çok geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Ancak bu kitapta bu bozuklukların en yaygın olarak karşılaşılanları ele alınmıştır. Konular ele alınırken, bozukluğun kısa bir tanımı ve ortaya çıkan belirtileri verilerek, olası nedenlerine değinilmiş ve ailelere yönelik öneriler verilmiştir.

Ailede özürlü bir bireyin bulunması durumu, ailenin yapısı ve aile bireylerinin yaşamlarını farklı şekillerde etkileyebilmektedir. Aileye özürlü bir bireyin katılımının en yoğun etkileri, aile üyelerinin bu durumu ilk öğrendikleri dönemde yaşanır. Bu etkiler, özellikle aileye yeni katılan bir bebeğin özürlü olması durumunda, daha yoğun olarak yaşanabilmektedir. Bir çocuğun dünyaya gelişi, beraberinde yeni umutlar, beklentiler ve zorluklar da getirse, aileler için sevinç ve heyecan verici bir olaydır. Bebeğin dünyaya gelişi ile ailede birçok değişmeler olur ve ailenin yaşamı yeniden şekillenir. Bebeğin dünyaya gelişine hazırlık aşamasında tüm aile sağlıklı bir bebek beklentisi içindedir. Ancak bebeğin ya da çocuğun özel gereksinimli bir bebek/çocuk olduğunun öğrenilmesiyle, şiddetle hissedilen hayal kırıklığı duygusu ile birlikte tüm yaşananlar daha zorlu ve yoğun hale gelir. Örneğin, hastaneye yatış ve tıbbi tedaviler, belirgin bazı gereksinimlere yönelik olarak yapılan yüklü harcamalar (özel yiyecekler, araçlar ya da konaklama), çocuğun bakımı için yapılan harcamaların bütçeyi aşması, kardeşlerin bakım gereksinimleri, ekonomik koşulların yetersizliği ya da bazı sosyal kısıtlılıklar nedeniyle özel yardım ve bakım hizmeti veren kurum ve kuruluşlara ulaşılamaması, ebeveynlerin çocuğun tedavisi için sürekli işyerinden izin almak zorunda kalmaları yaşamı zorlaştırır. Sağlıklı bir bebeğe sahip olma beklentisi içindeki ailenin bu özel gereksinimli bireyi benimsemesi ve bu duruma uyum sağlaması zaman alacaktır. Benzer şekilde sağlıklı bir gelişim süreci içinde olan ya da olduğu sanılan bir çocuğun ya da bireyin gelişiminde sapmalar ya da ruhsal duygusal sorunlar olduğunu fark eden ve öğrenen bir ailenin de bu durumu kabul etmesi ve bu duruma uyum sağlaması zaman alacaktır. Ailenin, kendisini derinden etkileyen bu olayı kabul etmesi ve buna uyum sağlaması zaman alsa da hem ailenin hem de özürlü bireyin yaşamını verimli ve sağlıklı bir şekilde sürdürmeleri için gerekli bir koşuldur.

Anne babalar, bu yoğun ve derin duygusal çalkantı içindeyken de sonrasında da karşı karşıya oldukları sorumluluklar ve görevler ile başa çıkmak durumundadırlar. Anne ve babalardan beklenen gerçeği görmeleri ve kabul etmeleridir. Anne ve babalar çocuklarının özel durumuna ilişkin yeni tutum ve becerileri öğrenmek, geliştirmek, uygulamak, nasıl yardım alacaklarını ve nereden hizmet alacaklarını belirlemek, bu kaynaklara ulaşmak ve çocuklarına ilişkin kararlara ortak katılım gibi görevleri başarmak zorundadırlar. Anne babalar çocuğun durumuna uyum sağlama ve bu durumu kabullenme süreci içinde “niçin”, “neden”, “ne zaman”, “tüm yaşamını mı etkileyecek”, “çocuğun aldığı tanı ne anlama geliyor”, “okula gidebilecek mi”, “yaşamını bundan böyle nasıl sürdürecek”? sorularına da yanıt ararlar. Bu aşamada aile, kendileri ile çalışabilecek, çocuğun durumunu değerlendirerek doğru müdahalelerde bulunabilecek bir uzmanın yardımına başvurmalıdırlar.

Bütün bunların yanında,

•  Çocukla olumlu ilişkiler kurulması,

•  Diğer aile üyeleri ile ilişkilerin düzenlenmesi,

•  Ailenin bozulan dengesinin yeniden kurulması,

•  Ev dışında da çocuğun yaşamının düzenlenmesi,

•  Büyük aile (büyükanneler, dedeler, hala, amca, teyze ve dayılar) ile ilişkilerin düzenlenmesi,

•  Çocuğun bakımı, eğitimi ve sosyal olanaklardan yararlanması için kaynak aranması, bulunması ve ailenin bu süreçlere aktif katılımı ailenin önemli işlevleri arasındadır.

Ailenizde çocuk ya da yetişkin ruhsal duygusal sorunları yaşayan ve özel gereksinimi olan bireylerin desteklenmesi, toplumsal yaşama tam katılımı ve aile bütünlüğünün korunması için uzmanların yardımına başvurulmasında yarar vardır. Diğer tüm özür gruplarında olduğu gibi ruhsal duygusal bozukluğu olan bireylere yönelik hizmetler içerisinde rehabilitasyon ve psikolojik danışma faaliyetlerinin çok önemi vardır. Kişiler arası olumlu ilişkilerin artması sosyal becerileri güçlendirir, böylece kısa ve uzun vadede günlük yaşama uyum hızlanır ve kolaylaşır. Ruhsal ve duygusal sorunlarda rehabilitasyon çalışmaları, bireyin fiziksel özellikleri, yetenek ve tüm özelliklerini göz önünde bulundurarak oluşturulan öneri ve/veya programlardır ve yaşam kalitesini arttırır.

Ruhsal ve duygusal sorunları olan bireylerin pek çoğunda kas kuvveti ve kondisyon sağlıklı kişilere göre zayıftır ve duruşları daha bozuktur. Bu durum özellikle genç ve yetişkinlerde ciddi kilo artışına yol açabilir (Örneğin; şizofreni tanısı olan hastalarda egzersizlerin sosyal ilgiyi ve kendine güveni arttırdığı, depresif şikayetleri ise azalttığı saptanmış olup, bu hastalarda sık görülen kalp hastalığı problemleri üzerine de faydalı etkileri olmaktadır). Bu nedenle aktivite düzeyini artırmaya yönelik destek almak amacıyla bu alandaki bir uzmandan yardım alınması son derece yararlı olacaktır.

 

Unutmayın yalnız değilsiniz ve her zoru yenmenin ya da baş etmenin bir yolu vardır.

 

2- DİKKAT EKSİKLİĞİ VE HİPERAKTİVİTE (AŞIRI HAREKETLİLİK) BOZUKLUĞU (DEHB)

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)

Erken çocukluk döneminde başlayan ve bireyin gelişim düzeyine uygun olmayan, dikkati toplama ve sürdürme, aşırı hareketlilik ve ataklıkla kendini gösteren bir sorundur. Bu çocuklarda gelişimsel olarak üç temel sorunu ortaya çıkmaktadır. Bunlar;

•  Dikkati toplama ve sürdürmede zorluk (dikkat eksikliği),

•  Kendini kontrol etmede güçlük(aşırı hareketlilik),

•  Davranışlarında ya da düşüncelerinde ataklık ve dürtüsellik durumlarıdır

DEHB, erken çocukluk döneminde başlayıp yaşam boyu devam eden önemli bir sorundur. Bu sorun, okul çağı çocuklarında %5-10 oranında görülmekte ve erkek çocuklarda kızlara oranla daha sık görülmektedir. Her sosyo-kültürel ve ekonomik yapıda görülen bu sorunun görülme sıklığına göre, her sınıfta en az bir öğrencide olabileceği varsayılmaktadır .

A) Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun Belirtileri

Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olan çocuk yaşıtlarına göre;

•  Kıpır kıpırdır, aşırı hareketlidir, yerinde oturmakta güçlük çeker,

•  Çok konuşur, sıklıkla ne söylendiğini dinlemez, Kendine söylenileni dinlemiyormuş izlenimi verir, sınıfta sorulara sırasını beklemeden cevap verir, yönergeleri (kendisinden istenilenleri) takip etmede güçlük çeker,

•  Sessizce oynamada güçlüğü vardır,

•  Oyunlarında sırasını beklemekte güçlük çeker,

•  Bir etkinlikten diğer etkinliğe kayar

•  Dikkatini sürdürmede güçlük çeker, dikkati çabuk dağılır,

•  Sıklıkla bir şeylerini kaybeder,

•  Tehlikeli etkinliklerle uğraşır, sonunu düşünmeden hareket eder.

DEHB'nun belirtileri bireyden bireye farklılık göstermesine rağmen, temelde sorunları aynıdır. Bu bireylerin yaş ve zekâ düzeyine göre dikkat süreleri daha kısadır. Bu durum çocuğun, aile ve okul yaşantısında önemli sorunları beraberinde getirmektedir.

Dikkat ve aşırı hareketlilik sorunu olan bireyler, öğrenme ve sosyal ilişkilerde problem yaşamaktadırlar. Bu çocukların uygun tedavi ve eğitim hizmetlerinden yararlanmaları sağlanmazsa düşük okul başarısı, sınıf tekrarı, zayıf akran ve aile ilişkileri, kaygı ve depresyon, saldırganlık, davranış sorunları, suçluluk, erken madde kullanımı sorunları görülebilmektedir.

Bu çocuklar okulda genellikle yaramaz, tembel, sıra dışı … vb. olarak nitelendirilmektedir. Bu etiketleme, çocukların kendini kötü görmelerine ve özgüvenlerinin düşmesine sebep olmaktadır. DEHB olan bireyler, dikkat ve kontrolünün gerektiği durumlarda (öğrenme ve görevlerde) güçlük çekerler. Bu bireylerin aşırı hareketli ve atak olmaları, dikkatlerini bir noktaya toplamalarını zorlaştırarak beceri düzeylerini olumsuz etkilemektedir.

B) Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun Olası Nedenleri;

Bu sorunun nedenleri tam olarak bilinmemektedir. Ancak, psiko-sosyal, biyolojik ve genetik faktörlerin etkili olduğu varsayılmaktadır. Dikkat eksikliği sorununa, varolan yapısal özellikleri yanında olumsuz yaşam koşulları ve aile tutumları da katkıda bulunabilmektedir.

Belirtileri erken yaşta gözlenmeye başlansa bile, dikkat toplama ve sürdürme sorunları genellikle ilköğretimden itibaren fark edilmeye başlanmakta ve tanı konulmaktadır. Bu dönemde çocuktan, bir konuya dikkatini toplaması ve başarı, belli bir süre yerinde oturması ve dinlemesi beklenmektedir. Bu becerilerde sorunu olan öğrenciler de ise, sürekli her şeyi erteleme, hatalı ve plansız tamamlanmamış ev ödevi yapma, problemi çabuk çözmeye çalışma, ya da söylenenleri unutma ve davranışlarda aşırı hareketlilik özellikleri görülmektedirler.

C) Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Teşhisi;

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu teşhisi; tıbbi, psikolojik ve eğitsel değerlendirme sonuçlarına göre çocuk-ergen ruh sağlığı ve hastalıkları kliniğinde konulur. Tıbbi tanı dikkate alınarak, rehberlik ve araştırma merkezlerindeki psikolojik ve eğitimsel değerlendirmeye göre çocuğun eğitimsel gereksinimlerine karar verilerek eğitim programı düzenlenmektedir.

D) Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Eğitimi;

Dikkat eksikliği ve hiperkativite bozukluğu olan çocuklar, özel gereksinimli öğrenciler kapsamına girmektedir. Özel gereksinimli öğrencilerin eğitiminde, özel eğitim önlemlerinin alınması gerekmektedir. Bu sorunu olan öğrencilerin eğitimi, özel eğitim ilke, yöntem ve tekniklerine göre yapılmalıdır.

DEHB olan çocukların eğitiminde izlenecek yöntem şu şekildedir;

•  DEHB tanısının konulması,

•  Bu tanıya göre, İl/ilçe Rehberlik ve Araştırma Merkezi bünyesinde kurulmuş olan “eğitsel tanılama, izleme ve değerlendirme ekibi ” tarafından öğrencinin özel gereksinimleri belirlenerek “eğitsel yöneltme” kararının alınması,

•  Bu kararın “yerleştirme kararı” için, “ il özel eğitim hizmetleri kuruluna ” sunulması,

•  İl özel eğitim hizmetleri kurulunun, öğrencinin ihtiyaçları oranında özel eğitim önlemlerini “ yerleştirme kararıyla ” okuluna iletilmesi.

Dikkat ve hiperaktivite bozukluğu olan çocukların eğitiminde, tıbbi ve psiko-sosyal desteklerle birlikte eğitsel düzenlemeleri içeren çok yönlü bir programın hazırlanması gerekmektedir. Bu program, DEHB olan öğrencilerin okul başarısı ile sosyal uyum düzeylerini yükseltmektedir. Bu programın içeriği;

•  Öğretmen, okul personeli ve akran eğitimi ile birlikte aile eğitimini,

•  Uzman hekim tarafından gerekli görüldüğü taktirde ilaç tedavisiyle desteklenmesini,

•  Eğitim-öğretim ortamları ve programlarının yapılandırılmasını,

•  Dikkat toplama eğitimini,

•  Sosyal beceri eğitimini,

kapsamaktadır.

Bu öğrencilerin eğitim-öğretim sürecinde; ana-baba, öğretmenler(sınıf öğretmeni, özel eğitim öğretmeni ve branş öğretmenleri), okul psikolojik danışmanı ve çocuk-ergen ruh sağlığı uzmanı sürekli iletişim içinde bulunmalıdırlar. Öğrencinin, gelişim ve disiplin alanlarındaki değişmeler sürekli izlenerek değerlendirilmelidir.

DEHB olan öğrencilerin eğitiminde, “ Öğrenci-Aile-Öğretmen ” ihtiyaçlarına göre, hedeflenen amaçlar doğrultusunda “ Bireyselleştirilmiş Eğitim Programı (BEP) ” hazırlanmalıdır.

E) Dikkat ve Hiperaktivite Bozukluğu Olan Çocukların Anne-Babalarına Yönelik Öneriler;

•  Bu çocukların eğitim ve tedavisinde erken tanı çok önemlidir.

•  Çocuğun eğitim ve tedavisi, aile-okul-hekim işbirliği içinde yürütülmelidir.

•  Çocuğun eğitiminde kaydettiği gelişmeler için, sınıf öğretmeni ve okul psikolojik danışmanı ile iletişim halinde bulunulmalıdır.

•  Tıbbi olarak “ Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB)” tanısı almış çocuk için, il/ilçede bulunan Rehberlik ve Araştırma Merkezi Müdürlüğüne baş vurulmalıdır,

•  Rehberlik ve Araştırma Merkezi Müdürlüğünce değerlendirilen çocuğun desteklenmesi için alınacak eğitim önlemleri ve izlenecek yol İl Milli Eğitim Müdürlüğü bünyesinde bulunan Özel Eğitim Hizmetleri Kurulu' nca belirlenecek ve okuluna bildirilecektir. Bu önlemlerin okulda uygulanmasında ailenin de rol almasına imkan verilecektir.

•  Bu çocuklar aşırı hareketlilik ve dikkat sorunlarından dolayı daha fazla yetişkinlerin kontrolüne gereksinim duyarlar ancak bu kontrol çocuktan gelen mesajlara duyarlı olunarak ve çocuğa baskı yapılmadan sağlanmalıdır,

•  Çocukla çatışma ve güç mücadelelerine girmemek için, cezalandırıcı ve tutarsız disiplin anlayışı yerine çocuğun olumlu davranışlarını ödüllendirici ve sınırları belirleyici bir disiplin anlayışı benisenmelidir,

•  Çocukla kurulan iletişimde mesajlarda kesin sınırlar olmalıdır. Kurallar ve beklentiler hakkında açık mesajlar ( hayır'ın anlamı hayır olmalıdır ) verilmelidir. Mesajlar kişiliğe yönelik değil davranış üzerine yöneltilmeli, doğrudan ve belirgin ifadeler kullanılmalı, istendik davranışlar övgülerle desteklenmelidir,

•  Çocuktan bir görevi yerine getirmesi istenirken, sık tekrarlama ve hatırlatma kısır döngüsüne girilmemelidir. Söylenilenin anlaşılıp-anlaşılmadığını, duyulup duyulmadığını çocuğun kendi sözcükleriyle tekrar etmesi (sözel mesajın tekrarı) istenmelidir. Çocuktan bir şey istenilirken çocuğun dikkati çekilmeli, gözlerinin içine bakılmalı ve basit, anlaşılır isteklerde bulunulmalıdır.

•  Çocuğun hevesini arttırmak için cesaretlendirici/yüreklendirici ( ödev yaparken, oluyor veya yapabiliyorsun ) mesajlar kullanılmalıdır. Bu mesajlar çocuğunuzun daha çok sorumluluk almasında etkili olacaktır. Bu mesajlar gelişmeyi, bağımsızlığı, işbirliğini, istendik davranışların kazanılmasını destekleyecektir,

•  Çocuğa ne yapmamasından çok ne yapması gerektiği söylenmeli ve gösterilmelidir. Nasıl davranması konusunda model olunmalıdır. Bağımsız başetme becerisinin kazandırılması yada çocuğun istenmeyen davranışının ardından, doğru davranışın öğretilmesi için örnek olunmalı, tekrar denemesine izin verilmelidir. Nasıl yapacakları gösterilerek hatalarını düzeltme konusunda yardım edilmelidir,

•  Çocuk istenmeyen davranışı devam ettirmekte direnirse, sınırlanmış seçeneklerden ( Topunla evin içinde değil, ön veya arka bahçede oynayabilirsin ) oluşan mesaj iletilmelidir. Çocuğunuz sınırlandırılmış seçeneğe tamam dediği halde bunu uygulamazsa kuralları destekleyen mantıksal bir sonuç (davranışşal sonuç) önerilebilir ( Topunla evin içinde değil, ön veya arka bahçede oynayabilirsin denildiği halde buna uymadıysa bir süre için topunu alınabilir ).

•  Aile içindeki davranış kuralları açıkça ve kısaca belirlenmeli, çocuğa kurallar net olarak açıklanmalıdır . Çocuk, kurallara uyduğu zaman ödüllerin, kuralları ihlal ettiği zaman ise sonuçların neler olacağını önceden bilmelidir. Bu kurallar yazılmalı ve sonuçları çocuğun kolaylıkla görebileceği bir yere asılmalı veya yapıştırılmalıdır. Okul öncesi çocuklar için ise; yazı yerine resimler çizilmelidir.

•  Çocuk için günlük bir program yapılmalıdır. Çünkü bu sorunu olan çocukların, yönlendirilmeye ihtiyaçları vardır. Belirli bir sırada yapması gereken işler varsa, neyi ne zaman yapacağını programa bakarak saptayacaktır. Eğer programda bir değişiklik olacaksa ona önceden haber vermek gerekir. Hazırlanan program bir tahtaya veya kağıda yazılmalı ve çocuğun görebileceği bir yere asılmalıdır. Ailelerin çocukları için hazırlayabilecekleri bir örnek program aşağıda verilmektedir:

 

Örnek Günlük Program

FAALİYETLER

Ödevler

Televizyon İzlemek

Arkadaşlarıyla oyun oynamak

Müzik aleti çalmak

ZAMAN

17:00

 

 

 

SÜRE

30 dk.

 

 

 

ZAMAN

 

 

 

 

SÜRE

 

 

 

 

ZAMAN

 

 

 

 

SÜRE

 

 

 

 

 

•  Çocuğun olumlu davranışları ödüllendirilmeli (övgüyle, güzel cümlelerle, gülümseyerek ve sırtını sıvazlayarak) kabul edilebilir düzeydeki olumsuz davranışları ise görmezlikten gelinmelidir. Arka arkaya yapılan olumsuz davranışlardan bazıları görmezden gelinerek çocuğa sıkça hayır demekten veya yapma demekten kaçınılmalıdır.

•  Çocuğun ders çalışırken düzenli olarak aynı yerde olabileceği bir çalışma köşesi düzenlenmelidir. Bu yer gürültülü bir pencere önü ya da evin salonu veya oturma odası gibi hareketli bir yer olmamalıdır. Ancak aydınlık ve sessiz bir köşe tercih edilmelidir.

•  Çocuğun boş zamanlarını değerlendirmek için, ona özel zaman ayrılmalıdır . Bu zaman diliminde çocukla birlikte hikaye okuyabilir, kütüphaneye gidebilir (ilgilerine göre kitap seçimi), spor yapabilir (koşu, yüzme, bisiklet, balık avlama, futbol), hobiler (yemek pişirme, el işleri) ve oyunlar (bilgisayar, dama, satranç, lego, akıllı düğmeler, bulmacalar, resimdeki yanlışlıkları bulma, noktaları birleştirme ve labirent) oynayabilirsiniz. Çocuğa sevginizi ve ilgilinizi göstermek için ona sarılarak, dokunarak, okşayarak fiziksel temas sağlanmalıdır.

•  Çocuğun arkadaşlık ilişkileri gözlenmelidir. Çocuğun sosyal becerilerinin gelişimi için arkadaşları ile oyun oynaması desteklenmeli, oyun arkadaşları tanınmalı ve olumlu arkadaş ilişkileri pekiştirilmelidir. Arkadaşlık ilişkilerini sürdürme becerilerini geliştirmek için ona örnek olunmalı ve arkadaşı rolüne girerek alıştırmalar yapılmalıdır.

Çocuğun sadece başarısız olduğu alanlar üzerinde durulması yerine, ilgili ve başarılı olduğu alanlar belirlenerek, bu alanlardaki başarısının desteklenmesi, başarıdan zevk almasının sağlanması ve bu alanlar aracılığıyla bir yandan başarı duygusunu yaşarken öte yandan da kendini kontrol edebilmeyi öğrenmesine yardımcı olunması yararlı olacaktır.

F- Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) Olan Çocukların Geleceği Toplumda, bu sorunun yaş ilerledikçe kendiliğinden azalacağı ve geçeceğine ilişkin yaygın kanılar bulunmaktadır. Bu sorunun gidişatı farklı kişilerde farklı seyirler göstermektedir. Bu sorun, yardım alınmadığı ve çocuğa iyi rehberlik yapılmadığı taktirde:

•  Duygusal ve sosyal problemleri de beraberinde getirmektedir;

•  Yaş ilerledikçe suç işleme, madde bağımlılığı, kişiler arası ilişki sorunları görülme olasılığı artmaktadır.

Bu sorunu olan çocukların çoğunda ileriki yaşlarda da sorunlarının azalarak devam ettiği belirlenmiştir. Yetişkin yaşamda hareketlilik azalmakta, huzursuzluk ve dikkat dağınıklığı ise kısmen devam etmektedir.

 

3- OTİZM

A) Otizmin Tanımı

Otizm iletişim ve sosyal gelişim alanlarındaki kısıtlılıkla seyreden ve çocuğun gelişimini önemli derecede olumsuz yönde etkileyen bir bozukluktur. Doğuştan gelen bir bozukluk olmasına rağmen, belirtiler bebeklik ve erken çocukluk döneminde belirmeye başlar. Konuşmanın gecikmesi veya gelişmemesi, ilgi alanlarında sınırlılık, insanlar ile ilişki kurma yerine cansız nesnelerle ilgilenme, oyuna ilgi duymama, yaşıtlarıyla oyun oynamama ve tekrar edici basmakalıp davranışlarda bulunma gibi özellikler ile kendini gösterir.

Otistik çocuklarda normalden sapan davranışlar 4 grupta toplanır.

1- Sosyal etkileşimde yetersizlik:

Gözlerinize bakmazlar,

Kayıtsızdırlar,

İsmi ile çağrıldığında çoğu kez aldırmazlar,

Duymuyormuş gibi davranırlar,

Yaşıtları ile oyun oynamazlar

Tek başlarına kalırlar,

Başkalarının duygularını ve düşüncelerini anlamakta güçlük çekerler ya da uygun tepkilerle karşılık veremezler.

2- İletişimde ve oyunda yetersizlik:

Konuşma gecikir, dil gelişimi geride kalır,

Konuşmayı bir iletişim amacı ya da aracı olarak kullanmazlar

Beden dilini kullanmada ya da anlamada zorlanırlar

Oyuna ve oyuncağa ilgisiz kalırlar

Rol yapmazlar, hayali oyunları yoktur.

3- Takıntılar:

Nesne takıntıları vardır, herhangi bir nesneyi özellikle sert nesneleri ellerinde tutarlar, taşırlar. Çevirerek, döndürerek izlerler ya da koklarlar

El çırpma, sallama, sallanma, koşma, dönme gibi yineleyen davranışları vardır,

Sadece bir ya da birkaç kısıtlı konu ile ilgilenirler,

Günlük yaşamda belli işleri, belli şekillerde yapma konusunda aşırı ısrar ederler . Düzen değişikliklerine ya da aksamalara karşı aşırı tepkide bulunurlar. Genellikle değişime direnç gösterirler . Aynılıkta ısrarları vardır

4- Diğer belirtiler:

Görme, işitme, tat, koku ya da dokunma duyularının bazılarında ya da tümünde aşırı duyarlık gösterirler,

Acıya karşı duyarsızdırlar. Düştüklerinde, yaralandıklarında canının yandığına ilişkin tepki göstermezler,

Aşırı hareketlilik ya da hareketsizlik gösterirler,

Tehlikeler karşısında duyarsızdırlar.

Bu belirtilerin birkaçı ya da çoğu bir arada gözlenebilir.

B) Otizmin Olası Nedenleri

Otizmin nedenleri kalıtımsal etkiler üzerinde önemle durulmaktadır. Otizmi olan çocukların kardeşlerinin de otizm tanısı alma yüzdelerinin %3-6 arasında oranlara ulaştığı belirtilmektedir. Otizmin nedenlerini aydınlatmaya yönelik yapılan son dönem araştırmalarda genetik, beyin işlevleri, bağışıklık sistemi etkenleri de incelenmektedir. Organik, nörolojik ya da biyolojik faktörlerin otizmin nedenleri arasında önemi göz ardı edilememektedir. Otizme yol açan önemli etkenlerden biri de pek çok çalışmada vurgulanan, gebelikte görülen beklenmedik sorunlar ve doğum travmaları olabilir. Ayrıca Otistik çocukların beklenmedik yaşam değişiklikleri, ayrılıklar, uyaransız kalma ve benzeri stres yaratan durumlara duyarlı olduklarını gösteren çalışmalar da bulunmaktadır.

C) Otistik Çocukların ve Ailelerin Sorunlarla Baş Edebilme Yolları

Otistik çocuğu olan aileler için en önemli soru, kendilerini nelerin beklediği ve çocuklarının ileride nasıl olacağıdır. Özellikle çok erken yaşlardaki duruma bakıp çocuğun ileride hangi noktaya geleceğini ve nasıl bir gelişim göstereceğini kestirmek zordur. Aileler çocuklarının öncelikli olarak konuşup konuşamayacağını sonra, okula gidip gidemeyeceğini, giderse ne tür güçlüklerle karşılaşacaklarını bilmek isterler. Çocuğun içinde bulunduğu durumun erken fark edilmesi ve eğitim aldığı sürece çocuğun izlenmesi, güçlü ve zayıf taraflarının ortaya çıkarılması aileye ve eğitimciye yol gösterir. Otizmde ilerisi için umudu artıran etkenlerden birincisi erken tanıdır. Olabildiğince erken fark edilerek çocuğun çocuk ruh sağlığı kliniğine götürülmesi ve tanının konması ya da en azından belirtilere yönelik tedavi edici girişimlerin başlatılması çocuğun ilişki kurma güçlüğü ile baş edilmesini kolaylaştırır.

Erken tanı ve müdahale; çocuğun kendine ve çevresine farkındalığını, ilgilerini, öğrenmesini ve becerilerini geliştirmesini hızlandırır. Ailenin ve çocuğa tanı koyan uzmanların çocuğu, gelişimsel düzeyine uygun bir müdahale programına hızla başlatmasında yarar vardır. Okul öncesi dönemde konuşması gecikmiş ya da durmuş ve ilgi alanı kısıtlı yaşına uygun becerileri göstermeyen bir çocuğun klinikte ayaktan bireysel tedavisinin yanı sıra, uygun bir kreş ya da anaokuluna gönderilmesi ve özel eğitim programına alınması gerekir. Bu müdahalede bireysel tedavi erken yaşlarda çocuğun ana babasının da katılımıyla farklı yöntemlerle uygulanabilir.

•  Anne baba ve çocuk birlikte oyun terapisine alınabilirler. Video kayıt yöntemleri ile terapi yürütülebilir.

•  Çocuğun yaşı ve gereksinimi göz önüne alınarak bireysel tedavi uygulanabilir.

•  Çocuğun yaşıtları ile bir arada olmasının sağlanabilmesi için bir kreşe ya da ana okuluna gönderilmesi de tedavinin bir parçasıdır. Özellikle taklit becerisinin gelişimi ile otistik çocuk yaşıtlarıyla bir arada olmaktan yararlanır. Dil gelişimi hızlanır. Duygusal ve sosyal gelişimi desteklenmiş olur.

•  Otistik çocukların kendi haline bırakılmaması gerekir. Bu nedenle belirli bir düzen içinde eğitim ve öğretim olanaklarından yararlanması sağlanmalıdır. İlköğretim çağına geldiğinde de okula gitmelidir.

Otistik çocuğun otistik belirtilerinin derecesi de gelişimini olumsuz etkileyebilecek bir diğer faktördür. Belirtiler çok ağır ve çocuğun yaşı büyükse tedavisi klinikte aralıklı izlenerek ve bir özel eğitim kurumuna gitmesi sağlanarak yürütülür. Çeşitli sosyal ve sportif etkinliklerden de yararlanması mümkündür.

Otistik çocuğun gelişimini etkileyen bir diğer faktör de çocuğun içinde bulunduğu çevredir. Otistik çocukların da tüm çocuklar gibi bol uyarana gereksinimleri vardır. Çocuğun uyaranları kabul derecesine göre çevresi düzenlenmelidir. Çocuğa;

•  Dokunmak

•  Onunla konuşmak

•  Çevresinde olup biteni onun anlayabileceği gibi sade bir dille ona anlatmak, yaşadıklarını, birlikte geçirdikleri anları çocuğa anlatmak,

•  Masal ve hikaye okumak, •  Resimli kitaplara bakmak ve

•  Günlük kullanım alanı içindeki eşyaların adını, işlevini öğretmek önemlidir.

Oyun alanı, oyuncaklar, yaşıtlarıyla birlikte olma, sosyal yaşamın bir parçası olma çocuğun gelişimini hızlandırır.

Otistik çocuklarla ilgilenirken birinci adım çocukla ilişki kurmaktır. Çocukla ilişki kurarken, eğer çocuğun tercih ettiği bir ilişki ya da oyun varsa, öncelikle onun seçilmesi ve sürdürülmesi gerekir. Çocuğun ilişki biçimi ya da oyunu tek düze olsa bile, bu oyun ya da ilişki şekli, yetişkin tarafından zaman içinde zenginleştirilebilir. Ancak otistik çocukların çoğu ilişki aramaz, kendi başına yineleyici davranışlar yaparlar. Bu durum da anne babayı ümitsizliğe düşürür ve çabuk pes etmelerine neden olabilir. Bu durumda ilişki kurmanın çeşitli yolları denenmeli ve pes etmeden uygun olan yol bulunmalıdır. Genellikle her çocuk gıdıklanma, hoplatma, kucakta yüz yüze oturarak sallanma ve şarkı söyleme gibi oyuncaksız oynanabilen oyunlardan keyif alır. Çocukla ilişki kurmaya çalışırken ve oyunlar oynanırken ;

•  Çocukla yüz yüze ve göz göze gelmeye çalışılmalıdır

•  Çocukla oynayan kişinin oyunlara keyifle ve içtenlikle katılması önemlidir. Mekanik ve ödev gibi yapılan oyunlara çocuklar da içtenlikle katılmazlar, çabuk geri çekilirler.

İlişki kurma yollarından bir diğeri de, hayali oyunların geliştirilmesidir. Otizmi olan çocukların temel belirtilerinden bir tanesi de kendiliğinden hayali oyuna başlamamaları ya da katılmamalarıdır. Bu tür oyunlar için, evcilik oyuncakları gibi hayali oyunlar oynayabileceği oyuncaklar gerekir. Günlük yaşamını anlayabileceği ve anlamlandırabileceği yeme yedirme, uyku, alışveriş ve pikniğe gitme gibi oyunların oynanması yararlıdır. Oynanan oyunlar çocuğun ilgisini çekmiyormuş gibi görünse bile oyun sürdürülmelidir. Oyuna ilgi çekebilmek için önce oyuncağın işlevi gösterilir sonra çocuğun yaşantısıyla ilgili önemli olaylar oyunlaştırılır. Bütün çocuklar için yemek yemek, yedirmek, uyumak ve uyutmak, banyo yapmak berbere gitmek, doktora gitmek önemli olaylardır. Hayali oyunlar çocuğun belleğinin gelişmesini, hayal kurmasını, olayları akılda tutmasını sağlar. Yaşam olayları, günlük yapılan faaliyetler kısa hayali oyun senaryoları haline getirilip, 2-3 cümlelik oyunlar şeklinde oynanabilir. Eğer oyun çocuğun ilgisini çekmediyse 4-5 dakika sürdürülür ve belirli sonuç bölümüyle sonlandırılır. Bu oyunlar esnasında öncelikle çocuğun ilgilendiği oyun üzerinden ve onu izleyerek oynamaya dikkat edilmelidir.

Etkinlikler çocuğun gelişimsel düzeyine, dikkatini toplama süresine, bellek kapasitesine ve el becerisine uygun olmalıdır. Çocuğun gelişim düzeyinin üstündeki etkinlikler onu başarısız hissettireceğinden hevesini azaltacaktır.

•  Çocukla ilişki kurulurken ve eğitimde kullanılan dil çocuğun düzeyine uygun olmalıdır. İletişim problemi olan çocuk için kısa ve net cümleler kullanmak önemlidir.

•  Çocuğun oyun ve eğitim saatlerini tek ve uzun bir sürede yapmaktansa kısa sürelerde sık sık tekrar ekmekte yarar vardır.

•  Çocuk ile konuşurken onun göz seviyesine eğilmek ve ona bakarak konuşmak gerekir.

•  Çocuktan bir şey yapması istenirken kısa ve net cümleler kullanılmalıdır, örneğin “buraya gel” gibi ve vurgulanarak söylenmelidir.

•  Çevrede çocuğun dikkatini dağıtacak uyaranlar olmamasına özen gösterilmelidir.

•  Oyun kurulacak malzeme ile çocuğun önceden serbestçe oynayıp keşfetmesi çocuğun oyuna merakını arttırır.

•  Çocuğun dikkatini toplamasını kolaylaştırmak için abartılı mimikler, tonlamalar yapmak etkili olacaktır.

İlişki kurma aşamasında zorluk çekilen davranışlar arasında; göz göze gelme adıyla çağrıldığında bakma, selamlaşma, anlama, taklit, istekleri yerine getirme, farkındalık davranışları sayılabilir. Göz göze gelme ve adı söylendiğinde bakma sağlandıktan sonra, ilişki kurma boyutunda çok önemli bir mesafe kaydedilmiş olur.

D) Otizmde Tedavi Yaklaşımları

Bugün otizm tedavisinde en önemli yaklaşım özel eğitim ve davranış tedavileridir, nadiren ilaç tedavisi kullanılır. Tedavi planı kişiden kişiye değişmektedir, çünkü yaygın gelişimsel bozuklukların belirtileri geniş bir yelpazede yer alır ve çocuğun yaş düzeyine geriliğinin ağırlık derecesine göre değişir.

Otistik çocukların kendine özgü öğrenme gereksinimleri ve özellikleri vardır. Eğitim uygulamaları açısından bu özelliklerin dikkate alınması gerekmektedir. Söz konusu özellikler bütün otistik çocuklarda bulunmamasına karşın çoğunda, sıklıkla gözlenmektedir. Otistik çocukların öğrenme özellikleri aşağıdaki gibi açıklanmıştır;

•  Organizasyon güçlüğü; otistik çocuk için organizasyon karmaşık, birbiriyle bağlantılı ve soyut bir durumdur. Sistematik alışkanlıklar ve çalışma rutini oluşturulması bu güçlüklerin giderilmesinde etkili olur. Bu amaçla organizasyon güçlükleri için beceri kontrol listeleri hazırlanabilir. Görsel programlar ile çocuklara neyi tamamlamış oldukları bundan sonraki aşamada yapılması gereken şeylerin neler olduğu ve ne şekilde devam edileceği gösterilmiş olur.

•  Dikkatin kolaylıkla dağılması; otistik çocukların dikkatleri bir biçimde dağılıyor olsa da, dikkatlerini dağıtan unsur çocuktan çocuğa farklılık gösterir. Bu durumda çocuğun dikkatini dağıtan unsur belirlenmeli ve ona uygun bir çevre düzenlemesi yapılmalıdır.

•  Otistik çocuklar yapmaları gereken işlerin sırasını sıklıkla unuturlar. Sıralamalar var olan ilişkilerin fark edilmesini gerektirdiğinden eğitimci tarafından genellikle göz ardı edilir.

•  Genelleme güçlükleri yaşarlar, belirli bir ortamda öğrendiklerini diğer bir ortama aktarmakta güçlük yaşarlar. Uygun genellemeler yapılabilmesi sıralamalar için gereken ilkelerin anlaşılmasını ve benzer durumlarda uygulanmasını gerektirir. Genelleme becerilerinin geliştirilmesi için anne babalarla uzmanların dayanışma içinde olmaları, benzer yaklaşımları benimsemeleri ve benzer becerilerin geliştirilmesine odaklanmaları gerekir.

•  Otistik çocuklarda sayısal kavramları anlama yeteneği sıra dışı bir biçimde gelişmiş olabilir ancak organizasyon ve iletişim yetersizlikleri nedeniyle bu yeteneklerini kullanamayabilirler.

Otizm tedavisinde erken tanı ve tedavi , hastalığın seyrini değiştirmek ve çocuğun daha yüksek bir iyilik düzeyine ulaşmasını sağlamak bakımından önemlidir. Ayrıca özel eğitimin bir an önce başlatılması için önemlidir. Erken tanı konan otistik çocuklarla yapılan çalışmalarda özellikle sosyal, duygusal ve dil alanında büyük gelişmeler sağlanmıştır. 5-6 yaşına kadar hiçbir tedavi uygulanmayan çocuklarda ise zamanla gösterdikleri pek çok davranışın bile kaybolduğu bilinmektedir.

Otizm; Yaygın Gelişimsel Bozukluklar kapsamı içinde yer alan bir çocuk ruh sağlığı sorunudur. Yaygın Gelişimsel Bozuklukların başlıcaları şunlardır;

Rett Sendromu ; başlangıçta baş çevresi dahil, normal gelişme gözlenir, ancak 5 aylık ile 4 yaş arasında baş çevresi yeterince büyümez, takiben el becerilerinin kaybı ve stereotipik el burma hareketleri gözlenir. Sosyal beceriler ve ifade edici alıcı dil gelişimi 2 veya 3 yaşlarında bozulur.

Çocukluk Dezintegratif Bozukluğu ; çocuklar 2-4 yaşlarında normal gelişim gösterirler, sonrasında sosyal, iletişim, konuşma ve uyum becerilerinde aşırı gerileme (regresyon) oluşur.

Asperger Bozukluğu ; normal bir zeka ve normale yakın gelişimi olan ancak, karşılıklı sosyal etkileşim ve ilişkilerde niteliksel bozukluklar, bazı tuhaf davranışlarla kendini gösteren bir bozukluktur. Asperger bozukluğu olan çoğu çocuk normal dil gelişimine sahip olmasına rağmen, yüz ifadeleri ve sosyal jestleri gibi sosyal etkileşim becerileri genellikle eksiktir. Diğer insanlara nasıl yaklaşılacağı konusunda “sezgisel bilgileri” eksiktir.

Otistik çocuğu olan aileler çocuğun tedavisinin sağlanması ve izlenmesi konusunda çocuk ruh sağlığı klinikleri, özel eğitim okulları, MEB Özel Eğitim Rehberlik ve Danışma Hizmetleri Genel Müdürlüğü, MEB Rehberlik ve Araştırma Merkezleri gibi kurum ve kuruluşlardan yardım alabilirler. Çocukların yaşıtları ile birarada olmaları konusunda da kreşler ve anaokulları ile ilköğretim okullarından yararlanabilirler.

 

4- CİNSİYET BELİRSİZLİKLERİ VE CİNSEL KİMLİK SORUNLARI

A- Cinsel Kimlik Tanımı ve Gelişimi

Cinsel kimlik, bireyin kendi bedenini ve benliğini belli bir cinsiyet içinde algılayışı, kabullenişi, duygu ve davranışlarında buna uygun biçimde yöneliştir. Örneğin, erkeğin kendini erkek olarak algılaması, kabullenmesi; güdü, duyu ve davranışlarında dişiye doğru yönelişi normal denebilecek bir cinsel benlik duygusunun kişiye yerleşmiş olduğunu ve erkek cinsel kimliğinin varlığını gösterir.

Çocuk, cinsel kimliğini ve rolünü yaşamın ilk yıllarında kazanmaya başlar. Annenin babanın çocuklarında kız ya da erkek yönünde cinsiyet beklentisi, çocuğa verilen isim, çocuğa karşı tutumlar, kız ya da erkek oluşuna göre ondan beklenen davranış, cinsel kimlik gelişiminde önemli rol oynamaktadır.

Uygun bir cinsel kimliğin gelişebilmesi için uygun bir biyolojik gelişim kuşkusuz gereklidir. Ancak biyolojik olarak erkek ya da kız olmak, cinsel organların yerinde ve normal yapıda olması, iç salgıların da bu cinsiyete uygun biçimde salgılanması sağlıklı bir cinsel kimlik için yeterli değildir.

Cinsel kimliğin gelişmesinde yaşamın ilk yıllarındaki deneyimlerin etkisi büyüktür. Çocukluk çağındaki öğrenmeler, özellikle de model alma deneyimleri ve kurduğu ilk özdeşimler cinsel kimliğin gelişmesini etkiler ve ona biçim verir. Örneğin bir erkek çocuk kız çocuk gibi yetiştirilebilir. Bir kız çocuk erkeksi davranışları benimseyebilir. Uygun özdeşim ve model alma örneklerinin bulunuşu ya da bulunmayışı, cinsel kimliğin gelişmesinde en önemli etkenlerden biridir. Erkek çocuğun baba ya da baba yerinde olan bir erkek; kız çocuğun anne ya da anne yerine geçen bir kadın ile özdeşim yapma (model alma) olanağı bulunması, erkek çocuğun babayı, kız çocuğun anneyi benimsemesi sağlıklı cinsel kimlik gelişimi için zorunludur.

Aile içinde cinsel konulara karşı aşırı tutumlar cinsel kimlik gelişimini olumsuz etkileyebilir. İleri derecede suçlamalar, aşırı denetleme, ergenlik öncesi ve sonrası çağda çocuğa ya da gence bir miktar gizliliğin (mahremiyetin) tanınmaması, çocuğu uyarıcı, kışkırtıcı tutumlar, yanlış bilgi vermeler, ağır günah duygusu, suçüstü yakalanma endişeleri, cinsel korkular ve çekingenlikler ya da abartılı cinsel davranışlarla yüklü bir cinsel kimlik gelişimine yol açabilir.

B- Doğuştan Cinsiyeti Tam Olarak Belirgin Olmayan Çocukların Tedavisi ve Yetiştirilmesinde Anne Babalara Öneriler

Bazen doğuştan bebeklerin cinsiyetlerinin tam olarak belirgin olmadığı durumlar söz konusu olmaktadır. Normal sağlıklı çocukların cinsel kimlik gelişmesini etkileyen anne babanın cinsiyet beklentisi, cinsiyetleri belirsiz doğan bebeklerde daha çok önem taşımaktadır. Böyle durumlarda anne babaların kendi beklentileri yönünde yetiştirme eğiliminde oldukları dikkat çekmektedir. Örneğin; bilimsel bir çalışmada değerlendirilen bir gençle ilgili olarak şu bilgiler verilmiştir: On beş yaşına kadar erkek olarak büyütülen çift cinsiyetli bir genç, adet görmeye başladığında ailenin gence kız elbisesi giydirmesi ve kendisinden kız cinsiyetine uygun davranması söylenmesi sonucunda gencin ciddi ruhsal sorunlarının ortaya çıktığı bildirilmiştir. Bu tip vakalarda görüldüğü gibi cinsiyet değişikliği ne kadar geç yapılırsa ortaya çıkan ruhsal sorunlar artmakta, bireyin ve ailenin uyum sağlaması zorlaşmaktadır.

Cinsel kimlik belirsizliği olan çocuklar tamamlanmamış cinsel organlarla doğmuşlardır. Burada aile, ortamı, çocuğun cinsel yönelimini şekillendiren, cinsel davranışını belirleyen ilk ve en sürekli ortam olması nedeniyle önemlidir.

Böyle vakalarda, aile hekimden çocuklarıyla ilgili detaylı bilgi vermesini isteyebilir. Ayrıca hekimle çocuklarının durumu ile ilgili duygu, düşünce ve endişelerini paylaşmalıdırlar.

Anne babaların, çocuğun yetiştirileceği cinsiyet yönünde, anneyi ya da babayı model alma, cinsel kimlik ve roller, bu çocukların yetiştirilme sürecinde uygun tutumlarla ele alabilmeleri gibi önemli noktalarda bilgi gereksinimleri olacaktır. Bu bilgileri almak ve çocuğun ruhsal yönden değerlendirilmesi için bir çocuk ruh sağlığı uzmanına başvurmaları uygun olacaktır.

Böyle özellikleri olan çocukların paylaştıkları olağan bir deneyim de yineleyen hastane ziyaretleridir. Uzun süreli takip ve tedavi gerekli olan durumlarda onların sağlıklı yolda gelişmelerini ve kendilerini özürlü hissetmemelerini sağlamak için psikolojik desteğe gereksinimleri vardır.

Cinsiyet belirsizliği olan çocuklarda hekime erken başvurarak çocuğa en uygun cinsiyetin belirlenmesi ileride çıkabilecek cinsiyet değiştirme sorunlarını ortada kaldırabilecektir.

 

5- MADDE BAĞIMLILIĞI

A- Madde Bağımlılığı Tanımı

Madde bağımlılığı, alkol, ilaç ve uyuşturucu maddeler gibi alışkanlık yapan zararlı maddelerin kişinin uyumunu bozacak, klinik olarak belirgin bir rahatsızlığa yol açacak biçimde kullanılması ve 12 aylık bir süre içinde herhangi bir zamanda bağımlılıkla ilgili fizyolojik ve psikolojik belirtilerden bazılarının bulunması durumu olarak tanımlanabilir.

Fiziksel bağımlılığın iki temel bileşeni vardır.

1.Tolerans : Bireyin istediği etkiyi hissedebilmek için maddeyi giderek daha yüksek dozlarda alması, yüksek dozlara dayanma gücünün artmasıdır.

2. Kesilme veya Yoksunluk Sendromu : Kullanılmakta olan madde birden bire kesilirse bazı fizyolojik belirtilerin ortaya çıkmasıdır. Tolerans ve yoksunluk, madde kullanım biçimini büyük ölçüde etkilemekte ve bir kısır döngü oluşmasına yol açmaktadır.

Zararlı etkilerin görülmesi ve bilinmesine karşın bir maddeyi almak için karşı konulması güç olan bir istek, bir gereksinim vardır. Madde bağımlılığı olan bireyin, kendini iyi hissetmek veya işlevlerini yerine getirebilmek için maddeye gereksinim duyması “psikolojik bağımlılık” olarak adlandırılmaktadır.

Madde bağımlılığının oluşmasında üç temel etkiden söz edilebilir:

•  Bireyin Kişilik Yapısı ve Kişisel Özellikleri:

Madde bağımlılığı gelişen bireylerde çoğunlukla; duygusal dengesizlik, aşırı bağımlı olma gereksinimi, engellenmeye karşı dayanıksız olma, çabuk parlama ve saldırgan davranışlar, olgunlaşmamış çocuksu eğilimler, cinsel sorun ve sapmalar, yasalara ve kurallara uymakta zorlanma gibi sorunlar sık görülür.

•  Çevresel Etkiler ve Etkileşim:

Genel olarak her çağda, her ülkede ve her toplumda bağımlılık görülmektedir. Toplumsal stres, toplumsal düzensizlik ve çözülme, kültürel yoksunluk gibi durumlarla birlikte her türlü ruhsal hastalık ve madde bağımlılığı artmaktadır.

•  Maddenin Özellikleri :

Bir kişi değişik nedenlerle bu tür bir maddeyi bir veya birkaç kez alırsa, bu maddeyi sürekli almak ve her seferinde daha fazla alarak arttırmak isteyebilir. Yalancı bir keyif ve neşe hali yaratan; sıkıntı ve bunalımlar ortadan kalmış duygusu yaratan bu tür maddeler kısa sürede bağımlılık yaratabilir. Bu maddeler, kabul edilmeyen, uyum sağlamakta güçlük çekilen gerçek yaşamdan ve sorunlardan uzaklaşmışlık duygusu verir.

B- Ailelere Öneriler

Madde bağımlılığından kuşkulandığınız durumlarda mutlaka bir uzmana başvurunuz.

Madde bağımlılığı hastalarının anne babalarında ve kardeşlerinde normal topluma göre daha yüksek oranlarda madde bağımlılığı görüldüğü bilinmektedir. Madde bağımlığı olan anne babalar kendileri isteme bile bu konuda çocuklarına ve çevresindekilere olumsuz bir örnek teşkil etmektedirler. Özellikle gelişim çağında olan çocuk ve ergenlerin anne babalarını ve çevresindeki yetişkinleri model almaları nedeniyle bu tür bir bağımlılık geliştirmeleri çok sık karşılaşılan bir durumdur.

Çocukluk ve ergenlik döneminde özellikle erkeklerde, dikkat dağınıklığı, hiperaktivite, davranış bozuklukları ve saldırganlığın, dürtüselliğin (kontrolsüz davranışların), bazı durumlarda okul başarısızlığının, daha sonra madde bağımlılığı oluşmasında önemli davranışsal risk etkenleri olabildiği bilinmektedir. Karamsar duygu durumu, aşırı duygusallık, kendine karşı güvensizlik, kendini küçük görme ise diğer bazı risk etkenleridir.

Anne babaların denetim ve ilgi eksikliği, çocukta yüksek stres düzeyi gibi durumlar da bu riski arttıran etkenlerdir. Ergenlik dönemi için en çok üzerinde durulan etkenler arkadaş grubu baskısı ve yaşanılan semtin olumsuz özellikleridir.

Risk etmeni taşıyan çocukların madde bağımlılığından korunması için özellikle anne babalara ve okullarda öğretmenlere önemli görevler düşmektedir. Böyle risklerin söz konusu olduğu durumlarda çocuk ve ergen ruh sağlığı uzmanlarına başvurulmalıdır.

Bireylerde önceden varolan alkole bağlı sorunlar da ergenlik sonrası erişkinlik dönemlerinde madde bağımlılığı için kesin bir risk etkenidir. Böyle durumlarda madde bağımlılığına karşı önlem almak ve korunmak için bir ruh sağlığı uzmanına başvurulmalıdır.

Rehabilitasyon sürecinin başlamasının ilk koşulu, hastanın tedavi olmayı istemesidir. Hastayı yargılamamak, kendine güvenmesini sağlamak, hastanın tedavisi için önemlidir.

Madde bağımlılığı olan bireylerin tedavisi sürecinde, çevresel koşularının değerlendirilmesi ve maddeden uzak kalmayı kolaylaştıracak her türlü düzenlemenin yapılması, hastaya, ailesine ve yakınlarına bu konuda danışmanlık ve eğitim verilmesi çok önemlidir. Bu süreçte hastanın ailesi ve yakınları destekleyici ve anlayışlı olmalıdırlar.

Aile, hastanın hekimi ve hemşire, psikolog ve sosyal hizmet uzmanı gibi meslek mensupları ile düzenli bir biçimde işbirliği yapmalıdırlar. Çünkü, özellikle yatarak tedavi olan hastalarda taburculuk sonrası zamanın programlandırılması, yani hastanın zamanını nasıl geçireceği, bunun için hangi becerilerin ve tutumların seferber edileceği, hangi uğraşları seçeceği, arkadaş çevresinin ve tedavi-izleme programının belirlenmesi büyük önem taşır.

 

6- KAYGI BOZUKLUKLARI

A- Kaygı Bozukluğu Tanımı

Kaygı, fiziksel belirtilerin de eşlik ettiği, normal dışı ve nedensiz bir aşırı korku hali diye tanımlanabilir. Kaygı bozukluğu olan kişi kendisini huzursuz hisseder ve kötü birşey olacakmış endişesi taşır fakat bu durumunu açıklayacak somut bir tehdit veya tehlike gösteremez. Aslında korku insanın doğasında varolan ve güvenliğimizi tehdit eden ya da tehdit etmesi muhtemel olan tehlike durumlarına karşı önlem alarak kendimizi korumamız için hayati öneme sahip olan bir duygudur. Korkular ve kaygılar gündelik yaşamda sıklıkla gösterdiğimiz tepkilerdir. Örneğin evimizde sessiz bir ortamda otururken birden patlamaya benzer bir ses duyduğumuzda irkilmemiz ya da bir iş görüşmesine giderken tedirginlik duymamız olağan tepkilerdir.

Kaygı bozukluğuna sahip kişilerde ise bu tepkiler daha yoğundur ve duruma özgü değildir. Bu tepkiler onların yaşamlarını olumsuz yönde etkiler ve birçok durumda hayatlarını güçleştirir. Normal kaygının kişiyi tehlikelere karşı uyarma, koruma ve harekete geçirme özellikleri söz konusudur. Aşırı kaygı durumlarda bir kaygı bozukluğundan söz etmek mümkündür. Kaygı bozukluklarında, kaygıya neden olan durumun veya olayın şiddeti ortaya çıkan korkunun yoğunluğu ile orantılı değildir. Kaygı bozukluklarında; çarpıntı, göğüs ağrısı, bayılma hissi, ağrı, sızı, ürperme, yorgunluk, baş dönmesi, uyuşma, bulanık görme, titreme, halsizlik, yutkunma güçlüğü, karın ağrısı, mide bulantısı, ishal, sık idrara çıkma veya sıkışma hissi, adet sorunları, ağız kuruması, terleme, ateş basması, ellerin buz gibi olması, nefes alamama, aşırı hızlı soluk alıp verme vb gibi fiziksel belirtilerin tümü veya bazıları gözlenir.

B- Belirgin Kaygı Bozuklukları

Ortak özellikleri kaygı olan bir dizi bozukluk Kaygı Bozuklukları adı altında toplanmaktadır.

Yukarıdaki bozukluklardan ayrılık kaygısı bozukluğu yalnızca çocuklara özgüdür.

1- Ayrılık Kaygısı Bozukluğu

Ayrılık Kaygısı, çocuğun bağlandığı kişiden ayrıldığında bu duruma karşı aşırı kaygı tepkisi vermesi olarak tanımlanmaktadır. Bu kaygı, bağlandığı kişiye zarar gelebileceğine veya çocuğu sevdiği kişiden ayıran bir takım felaketlere yönelik gerçek dışı ve sürekli bir endişe durumu; okula gitmeyi, bağlılık figürü olmadan uyumayı istememe veya reddetme; ayrılık konulu kabusların tekrar tekrar ortaya çıkması ve ayrılık durumunda aşırı rahatsızlık veya fiziksel belirtilerle kendisini gösterir. Belirtiler en az 2 haftalık bir süre ile devam etmelidir. Ayrılık kaygısı bozukluğu yaygın değildir ve hem erkekler hem de kızlarda eşit oranlarda görülür. Hemen hemen tüm çocuklar, özellikle de erken çocukluk döneminde bir miktar ayrılık kaygısı gösterirler. Bu yaygınlık düzeyi tanı konulması ve müdahale edilmesinde sorun yaşanmasına neden olmaktadır.

Ayrılık Kaygısı Bozukluğunun Nedenleri

Çocuklar, bebeklik döneminde anneleri ya da kendilerine bakan kişi ile aralarında bir sevgi bağı geliştirirler. Bu normal gelişim içerisinde gelişen ve çocuğun gelişimi açısından son derece gerekli sağlıklı bir bağlanmadır. Yaşamın ilk yıllarında çocuğun annesinden veya kendisine bakan kişiden ayrılmaya karşı tepki vermesi ya da ayrılık kaygısı yaşaması normal bir gelişimsel durumdur . Çocuk bu bağlanma sayesinde çevresi ile bir güven ya da güvensizlik ilişkisi kurar. Çocuğun annesi veya kendisine bakan kişi ile güvenli bir bağlanma ilişkisi kurması sonucunda bu ayrılık kaygısı yavaş yavaş azalır ve çocuk bağımsız olmayı öğrenir. Ancak bu bağlanma ilişkisinin güvenli bir şekilde gelişmemesi durumunda çocuğun duyduğu ayrılık kaygısı zamanla azalmak yerine kalıcı hale gelebilir.

2- Panik Bozukluk

Panik atak, bedensel belirtilerin de eşlik ettiği yoğun korku ya da rahatsızlık dönemleri olarak tanımlanmaktadır. Ataklar sırasında şiddetli bir ölüm, kontrolünü kaybetme ve çıldırma korkusu vardır. Bu belirtilerin yanında, baş dönmesi, bayılma hissi, nefes alamama, nefes darlığı, çarpıntı, göğüste sıkıntı, bulantı ya da karın ağrısı, terleme, titreme, uyuşma ve karıncalanma gibi bazı fiziksel belirtiler de panik atağa eşlik eder. Kişi ölümün kalp ya da solunum yetmezliğinden olacağına inandığından, çarpıntı ve göğüs ağrısı gibi kaygının fiziksel belirtilerini yaklaşan ölümün kanıtlarıymış gibi algılarlar. Kişi telaşlı ve şaşkın bir halde bu durumdan kurtulmak için aşırı bir çaba gösterir. Panik atak sırasında, aşırı hızlı soluk alıp vermeden dolayı bayılmalar görülebilir. Ataklar esnasında dikkatini yoğunlaştırma, hatırlama ve konuşma güçlüğü söz konusu olabilir. Panik bozukluktaki ataklar günde birkaç kez ile yılda birkaç kez arasında değişkenlik gösteren sıklıkta olabilir. Panik atak genellikle 10 dakika içinde hızla en şiddetli düzeye ulaşır, 20-30 dakikada yavaş yavaş, bazen de aniden kendiliğinden düzelir. Ataklar nadiren 1-1.5 saat kadar devam eder. Panik bozukluktan söz edebilmek için yukarıda yer alan belirtilerin en az bir ay süre ile devam etmesi gereklidir.

Panik bozukluğun kadınlarda görülme riski erkeklere oranla 2-3 kat daha yüksektir. Son zamanlarda bir ayrılık ya da boşanma yaşamış olma panik bozukluk riskini artırmaktadır. Her yaşta görülebilirse de, genellikle ergenlik döneminin sonu ile genç erişkinlik döneminin başlangıcı olan 20'li yaşlarda başlar.

Kişinin erken tanı konulması ve iyi tedavi edilmesi durumunda iyileşme şansı yüksektir. Hastalar % 30-40 oranında tamamen, % 50 oranında kısmen iyileşmekte, % 10-20 hasta tedaviden yararlanmamaktadır. 5-10 yıllık olgularda bile uygun tedavilerle aynı tedavi şansına ulaşabilmek mümkündür.

Tedavi

Panik bozukluk durumunda aileler hastanelerinin psikiyatri kliniklerine ve psikiyatri uzmanlarına başvurabilirler. Panik bozukluk tedavisinde ilaçlarla birlikte psikoterapi yaklaşımlarına başvurulur. İlaç tedavisine ilave olarak, hastanın bedensel belirtiler hakkındaki yanlış yorumlarının ve panik atakların süresi ve sonuçları ile ilgili yanlış fikirlerinin düzeltilmesine yönelik bilişsel yaklaşımlar kullanılır. Bunun yanında panik atak esnasında uygulanabilecek gevşeme ve nefes alma eksersizlerinin öğretilmesi ve ayrıca korkulan durumlarla hastayı yüzleştirerek duyarsızlaştırmayı amaçlayan davranışcı yaklaşımların da etkili olduğu bilinmektedir. 3- Fobiler

Fobi, genel olarak gerçekte yoğun düzeyde korku yaratmayacak bir nesneye, etkinliğe veya duruma karşı aşırı düzeyde korku duyma ve bundan kaçınma davranışı olarak tanımlanabilir. Fobisi olan kişiler belirli bir durum, nesne veya olayla karşılaştığında aşırı düzeyde kaygı duyarlar. Örneğin böcek fobisi olan bir kişi bir böcekle karşılaştığında ve hatta televizyonda bir böcek gördüğünde buna karşı yoğun bir şekilde kaygı tepkisi verir ve bu durumdan sakınmaya veya kaçmaya çalışır. Fobiler iki temel grupta toplanabilir ancak okul fobisi olarak da tanımlanan ve yalnızca çocuklara özgü olan bir durum da söz konusudur.

1- Okul Fobisi (Okul Korkusu)

Okul reddi olarak da adlandırılan okul fobisi durumunda okula gitmeye karşı aşırı bir korku duyulması ve okul zamanı yaklaştıkça yoğun kaygı ve panik belirtileri gösterilmesi ve sonuçta da kısmen veya tümüyle okula gidilememesi söz konusudur. Okul korkusuna sahip çocuk okul vakti yaklaştıkça yoğun bir telaş yaşar ve okula gitmemek için türlü bahaneler uydurur, okula gitmemek için yalvarır, ağlar veya bağırır çağırır. Yoğun bir korku ve kaygı tepkisi sergiler. Mide bulantısı, karın ağrısı, vb. gibi belirtiler görülür. Okula gitme saati geçtikten sonra bu belirtiler kendiliğinden ortadan kalkar.

Okul Korkusunun Nedenleri

Okul korkusu iki farklı durumdan kaynaklanabilir:

•  Okul ortamındaki bazı şeylere karşı duyulan korku (bu durum gerçek okul fobisi olarak adlandırılır)

•  Anneden (ya da çocuğa bakan kişiden) ayrılma korkusu (özel bir tür ayrılık kaygısı bozukluğu durumu)

Okul reddinin, genel olarak belirgin bir nedeni olmasa da, okul değişikliği, anne babanın hastalanması veya ölümü ya da bir kaza veya hastalık nedeniyle uzun süreli olarak evde kalma gibi durumlardan sonra ortaya çıkması da söz konusu olabilir.

Okul Fobisi Durumunda Yapılması Gerekenler

Öncelikle yeni okula başlayan çocukların çoğunun, anneden ilk kez uzun süreli ayrı kalma ve yeni bir ortama alışma gibi nedenlerle sergiledikleri okula gitmeyi istememe durumunun okul fobisi ile karıştırılmaması gereklidir. Okula yeni başlayan çocukların okula gitmeye alışmak için zamana ihtiyaçları vardır ve çoğu çocuk birkaç hafta içerisinde okula alışacaktır. Bu tür yoğun tepkiler veren çocuğun annesinin bir hafta veya on gün süre ile okulda bahçe veya sınıf ortamında çocukla birlikte olması önerilebilir. Ayrıca okula yeni başlayan çocukların okula gitmeye karşı sergiledikleri tepkinin yoğunluğu zaman içerisinde azalacaktır. Halbuki okul fobisi durumunda gösterilen tepkinin yoğunluğunda zaman içerisinde bir azalma söz konusu olmaz ve hatta çocuğun sergilediği tepkilerin yoğunluğunda zaman içerisinde bir artış gözlenebilir.

Okul korkusuna sahip olduğu düşünülen çocuklar için öncelikle bir uzmandan yardım istenmelidir. Bu gibi durumlarda çocukların yaşadıkları korku ve kaygı ile başa çıkmaları için ilaç tedavisi yanında çeşitli psikolojik tedavi yöntemleri de kullanılmaktadır.

2- Özgül Fobi

Özgül fobi, görülen nesne veya durumlardan belirgin, sürekli ve anlamsız bir şekilde korku duyma durumu olarak tanımlanır. Korkuya neden olan nesne veya durumun bir yönünden zarar görmeye yönelik bir korku duyulabileceği (Örn; uçak kazasından korkma nedeni ile uçağa binememe ya da ısırılmaktan korkma nedeniyle köpeklerden korkma vb.) gibi korkulan nesne ile karşılaşınca kontrolünü kaybetme, paniğe girme, bayılma gibi sonuçlardan kaygı duyma şeklinde de kendisini gösterebilir (Örn; yüksek bir yere çıkınca baş dönmesi olabileceğinden veya kapalı yerlerde kontrolünü kaybedeceğinden korkma vb). Kişinin kaçmasının mümkün olup olmamasına yönelik düşüncelerine bağlı olarak değişik şiddette olabilmekle birlikte, genellikle fobik uyaranla her karşılaşıldığında kişide aniden başlayan bir sıkıntı tepkisi ortaya çıkar. Kişi genellikle bu kadar korkmanın anlamsız olduğunun bilincindedir. Korku yaratan nesne veya durumla karşılaşmaktan kaçınma ve kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda ise bu duruma ancak aşırı sıkıntı duyularak katlanabilme bu bozukluğun en tipik özelliklerinden birisidir. Duyulan korkunun şiddeti uyaranın yakınlığı ve kaçma yolunun olup olmaması ile çok yakından bağlantılıdır. Yaşanan kaygı düzeyi bazı durumlarda panik derecesinde olabilir. Özgül fobi tanısının konulabilmesi için, yaşanan korkunun belirgin düzeyde sıkıntı yaratması veya kişinin mesleki ve toplumsal işlevlerini bozacak kadar yoğun olması gereklidir.

Korkuyu başlatan nedenler esas alınarak 5 tip özgül fobi tanımlanmaktadır:

Durumsal tip : Toplu taşıma araçlarında bulunma, tüneller, köprüler, asansörler, uçak yolculuğu, araba kullanma gibi durumlardan korkma. En sık çocuklukta ve yirmili yaşların ortalarında görülür.

Doğal çevre tipi : Fırtına, yüksek yerler, su gibi doğal koşullardan korkma. Genellikle çocuklukta başlar.

Kan-enjeksiyon-yara tipi : Kan, yara, enjeksiyon ya da tıbbi müdahalelerden korkma. Hastaların çoğunluğu bu gibi durumlarla karşılaştıklarında bayılırlar. Korku nedeniyle müdahaleden kaçınma, diş ya da beden sağlığının bozulmasına neden olabilir.

Hayvan tipi : Hayvan ya da böceklerden korkma. Genellikle çocuklukta başlar.

Diğer tip : Tıkanıp boğulmaktan, soluğunun kesilmesinden, kusmaktan ya da hastalığa yakalanmaya yol açabilecek durumlardan, yüksek ses ya da masal kahramanlarından korkma.

Özgül Fobinin Nedenleri

Özgül fobiler genellikle tehlike oluşturan bir deneyim sonucunda ya da tehlikeli olduğu konusunda bilgi edinilen nesne ya da durumlara karşı gelişir. Bu nesne veya durum gerçekten de tehlikeyi çağrıştırıcı bir özelliğe sahiptir. Örneğin, köpek saldırısına uğrayan bir kişi köpeklere karşı fobi geliştireceği gibi bu olayı sonradan duyan bir kişi de bu tür bir fobi geliştirebilir.

Fobilerin görülme sıklığı kültürden kültüre değişse de fobik bozukluğun en sık rastlanan ruhsal bozukluk olduğu bilinmektedir. Başta hayvan ve doğal çevre tipi olmak üzere özgül fobiler çoğunlukla kadınlarda görülür.

Tedavisi

Özgül fobi durumunda uygulanan bir çok yöntem vardır. Bu yöntemlerin genel amacı kişinin korku duyulan nesne veya durumun kendisi için tehdit veya tehlike yaratmayacağını farketmesini sağlamaktır. Belirgin depresyon ve panik atakların olduğu durumlarda ilaç tedavisi de uygulanmaktadır.

3-Sosyal Fobi

Sosyal fobi, başkaları tarafından zayıf, deli ve sıkıntılı olarak görülme korkusu nedeniyle, toplumsal etkinliklerde bulunmaktan sürekli kaçınma ya da bu tür ortamlara ancak aşırı sıkıntı duyarak katlanabilme durumu olarak tanımlanabilir. Kişi korkusunun aşırı ve anlamsız olduğunu bilmesine karşın toplumsal bir etkinlikte bulunacağı zaman sıkıntı yaşar ve bu sıkıntı panik atak düzeyinde de olabilir. Sosyal fobisi olan kişiler toplum önünde konuşma, yazma, yeme, içme, ortak tuvaletleri kullanma gibi çeşitli durumlardan kaçınırlar. Ellerinin ve seslerinin titrediğinin fark edileceği endişesiyle toplumdan uzak dururlar. Kaçınmanın mümkün olmadığı hallerde ancak aşırı bir sıkıntı duyarak bu duruma katlanabilirler. Kaçınma davranışı gelip geçici değildir ve günlük işlerini, kişiler arası ilişkilerini ve mesleki işlevlerini etkileyecek kadar şiddetli ve süreklidir. Korkular küçük topluluklara katılma, üstleriyle konuşma, partilere katılma, karşı cinsle çıkma gibi farklı toplumsal etkinliği kapsayacak şekilde yaygın olabileceği gibi sadece bir etkinlikle sınırlı ya da başarısızlık kaygısı şeklinde de kendisini gösterebilir.

Sosyal fobisi olan kişiler genellikle eleştirilmeye, olumsuz değerlendirilmeye ya da reddedilmeye karşı aşırı duyarlılık gösterirler, haklarını savunmada güçlük çekerler ve benlik saygıları düşük olabilir ya da aşağılık duygusu gibi belirtiler sergileyebilirler. Korkulan ortamlarda ellerin buz gibi olması ve terlemesi, ses titremesi, kızarma gibi gözlenebilir kaygı belirtileri ortaya çıkar ve kaygı nedeniyle kişinin performansı olumsuz yönde etkilenir.

Sosyal Fobinin Nedenleri

Görülme sıklığı bakımından erkeklerle kadınlar arasında belirgin bir farklılık bulunmamaktadır. Başlangıç yaşı 13 ile 19 yaş arasındadır. Stresli ve küçük düşürücü bir olaydan sonra aniden başlayabileceği gibi başlangıç sinsi bir seyir de izleyebilir. Sıklıkla yaşam boyu inişli çıkışlı bir seyir gösterir.

Başetme Yöntemleri

Sosyal fobinin tedavisinde hem ilaçlar hem de psikolojik tedaviler etkili olmaktadır. Bazı durumlarda bu iki yaklaşımın birlikte uygulanması tedavinin etkinliğini artırmaktadır.

4- Obsesif-Kompulsif Bozukluk

İstem dışı olarak ve tekrar tekrar akla gelen rahatsızlık verici düşünce, dürtü ya da kuruntulara obsesyon (takıntı) denmektedir. Obsesyonların oluşturduğu kaygıyı azaltmak amacıyla yapılan tekrarlanan davranış ya da zihinsel eylemlere ise kompulsiyon (saplantı) adı verilmektedir. Obsesif-kompulsif bozukluğun en temel özelliği, boş yere zaman harcanmasına neden olacak düzeyde ağır olan veya belirgin bir düzeyde sıkıntı yaratan ve kişinin yaşamını olumsuz yönde etkileyen obsesyon ve kompulsiyonların olmasıdır. Örneğin kişi ellerinin kirli olmasının hastalıklara yol açacağı yönünde bir takıntıyla ellerini sürekli yıkama davranışını saplantılı bir şekilde tekrarlayabilir.

Obsesif-kompulsif bozuklukta kişi, zihnini sürekli meşgul eden düşüncelerin abartılı, anlamsız ve saçma olduğunun farkında olmakla birlikte, bu farkındalık düzeyi değişkenlik gösterebilir. Bazen düşüncelerin saçmalığı konusunda kararsızlığa düşebilir ya da düşüncelerin saçmalığını kabullenmekle birlikte, iş eyleme döküldüğünde mantıksal yorumlar yapabilir. Bazen de düşüncelerin verdiği sıkıntıya karşı koyamayan kişi, başka bir düşünce veya eylemle bu düşünceleri etkisizleştirmeye çalışarak kompulsiyon geliştirebilir. Tipik obsesif kompulsif bozukluklarda, kişi herhangi bir şeye her temastan sonra defalarca elini yıkar, eve geldiğinde tüm elbiselerini dezenfekte etmeye çalışır, sokağa çıkarken defalarca kapıyı kilitleyip kilitlemediğini kontrol eder. En sık görülen kompulsiyonlar yıkama ve temizlenme, sayma, kontrol etme, sıraya koyma gibi kompulsiyonlardır. Obsesyon ve kompulsiyonlar kişinin dikkatini bir yere yoğunlaştırmasına engel olur ve bu durum da kişinin zihinsel etkinliklerinde yetersizlik yaşamasına ve işlerini yapamamasına neden olabilir. Obsesif-kompulsif bozukluk durumlarında uyku düzensizliği, hastalık hastalığı, suçluluk duygusu, alkol ve madde kullanımı gibi çeşitli belirtiler de görülebilir.

Obsesif-Kompulsif Bozukluğun Nedenleri

Genellikle ergenlikte ve genç erişkinlik yıllarında başlar. Belirtiler genellikle yavaş ortaya çıksa da bazı durumlarda aniden ortaya çıkması da söz konusu olabilir. Aile bireylerinden öğrenilmesi söz konusu olabileceği gibi olumsuz bir yaşantı sonucunda da kazanılması söz konusu olabilir. Bunun yanında genetik ve benzeri biyolojik nedenlerin de etkili olabileceği bilinmektedir.

Başetme Yöntemleri

Obsesif-kompulsif bozukluğun tedavisinde ilaç tedavisi yanında psikolojik tedavi yaklaşımlarının etkili olduğu belirtilmektedir.

5- Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Travma sonrası stres bozukluğu; trafik kazası, çatışma, tecavüz, yangın gibi herkes için korkutucu olan ve kişinin fizik bütünlüğünü tehdit eden ya da ölüm tehlikesi oluşturan bir olaydan sonra gelişen bazı belirtiler olarak tanımlanabilir. Bu tür olaylarla karşılaşan ya da sadece şahit olan kişiler, aşırı korktuklarını, çaresizlik ya da dehşet duygusu yaşadıklarını belirtirler. Olayın şiddeti ve kişiye yakınlığı, bu belirtilerin gelişme riskini arttırır. Travma sonrası stres bozukluğu gelişmesi durumunda üç farklı tipte belirti ortaya çıkar:

Travma sonrası stres bozukluğu hastaları başkalarının ölmüş olmalarına karşın kendilerinin yaşıyor olmalarından dolayı suçluluk duyabilirler. Travmayı çağrıştıran olaylardan kaçınma nedeniyle aile içi, mesleki ve toplumsal ilişkileri bozulabilir. İşe yaramazlık, utanç, üzüntü, öfke gibi duygular yaşayabilirler. Kendilerine zarar verici davranışlar sergileyebilirler. Bu kişiler toplumdan uzaklaşabilir ya da kişilik değişiklikleri gösterebilirler.

Travma Sonrası Stres Bozukluğunun Nedenleri

Travmayla karşılaşan kişilerde travma sonrası stres bozukluğu gelişme riski travmanın şiddeti, süresi ve kişinin travmaya yakınlığına bağlı olarak değişmektedir. Toplumsal desteğin zayıf oluşu, daha önceden psikiyatrik bozuklukların bulunması, kişilik bozukluğunun varlığı gibi faktörler de hastalık gelişme riskini artırmaktadır.

Başetme Yöntemleri

Travma yaşayan bir kişiye yönelik en doğru yaklaşım, destekleyici, olayı tartışmayı teşvik edici ve sıkıntı ile başa çıkma konusunda uzmanlarca yapılacak eğitici girişimlerdir. Kişinin olayı inkar etmesi engellenmeye çalışılmalı, olayla ilgili duygularını dile getirmesi için teşvik edici yaklaşımlar benimsenmeli ve bu durumdan kurtulmak için gelecekte yapılacaklar aile ile birlikte planlanmalıdır. Aile ya da arkadaş desteği gibi çevresel faktörlerden de yararlanılmalıdır. Destekleyici, eğitici, baş etme gücünü artırıcı ve olayın kabullenilmesini sağlayıcı girişimlerde bulunulmalıdır.

 

7- DUYGU DURUM BOZUKLUKLARI

Herkesin duygu durumu zaman zaman değişkenlik gösterebilir. Hepimizin sıkıntılı olarak geçirdiği gün ve saatler olabilir. Günün bazı saatlerinde sıkıntı, keder, mutsuzluk, boşluk, karamsarlık hissedilebilir. Ancak bu tür duygusal dalgalanmalar kişide bir duygu durumu bozukluğu bulunduğu anlamına gelmez. Bu tür duygusal dalgalanmalar sürekli olarak yaşamımızı etkin bir şekilde sürdürmemizi engelleyecek bir hal aldığında ancak bir duygu durum bozukluğundan söz etmek mümkün olabilir. Bu çerçevede, en sık karşılaşılan duygu durum bozukluğu depresyondur.

A- Depresyonun Tanımı

Depresyon; duygusal, zihinsel, davranışsal ve bedensel bazı belirtilerle kendini gösterir. Depresyonun en dikkat çekici belirtisi çökkün ruh halidir. Depresyondaki kişi genellikle mutsuz karamsar ve ümitsizdir. Kendini hüzünlü ve yalnız hisseder. Kendisine ve çevresine olan ilgisi azalmaya başlar. Ortada hiçbir belirgin neden yokken ağlayabilir. Yoğun suçluluk duyguları ortaya çıkabilir. Bazen bu çökkün ruh haline gerginlik, huzursuzluk, aşırı endişe ve şüphecilik gibi belirtiler eşlik edebilir. Kişi zaman zaman hırçın hatta çok öfkeli olabilir. Bazen de kendini tüm duygularını yitirmiş gibi hissedebilir. Ağlayamaz, öfkelenemez ve kimseye karşı yakınlık hissedemez. Sözü edilen bu duyguların şiddetinde değişiklikler ortaya çıkabilir. Bazen kişi kendini daha neşeli ve canlı hissedebilir. Ancak genel olarak olumsuz duygular daha belirgindir.

B- Depresyonun Belirtileri

Duygusal Belirtiler; depresyondaki en genel duygu üzüntüdür. Buradaki üzüntü normalde hepimizin hissettiği üzüntüden daha farklıdır, daha derin ve daha acı vericidir. Ayrıca depresyon tanısı almış pek çok kişi yaşama karşı ilgilerini kaybettiklerini, hayattan zevk almadıklarını dile getirmektedirler.

Bedensel ve Davranışsal Belirtiler; depresyona bağlı olarak iştah uyku, enerji düzeyi gibi pek çok bedensel işlevlerde de değişimler görülmektedir. Depresyondaki kimi hastalar iştahlarını kaybederken, kimileri gereğinden fazla yemeye başlayabilir. Bunlara bağlı olarak kilo alma ya da kilo kaybı yaşanabilir. Mide bağırsak sistemiyle ilgili şikayetler ortaya çıkabilir. Benzer şekilde kimileri bütün gün uyumak isterken, kimileri uykusuzluk sorunları yaşayabilir. Uykuya dalamama, gece boyunca uykunun sık sık bölünmesi ya da sabah çok erken saatlerde uyanma şeklinde sorunlar ortaya çıkabilir. Bazı kişilerde aşırı uyku eğilimi görülebilir, ancak kişi çok fazla uyumasına rağmen dinç ve dinlenmiş olarak uyanamaz. Bunlara ek olarak baş ağrısı ya da bedenin değişik yerlerinde ağrılar görülebilir. Bütün bu belirtiler, kişinin önemli bir bedensel rahatsızlığı olduğu düşüncesine kapılmasına yol açabilir. Kişi genellikle yalnız kalmak ister sosyal ilişkilerden kaçınır. Diğer ilgi alanlarında olduğu gibi cinsel ilgi ve isteğinde de azalma olur.

Davranışsal olarak, depresyon tanısı almış pek çok kişide hareketlerde yavaşlama görülmektedir. Bu kişiler yavaş yürür, yavaş hareket eder ve yavaş konuşurlar. Düşük enerji düzeyiyle birlikte sürekli yorgunlukta hissedebilirler. Günlük işler bile altından kalkılamayacak görevler gibi görünür. Bu nedenle işler ya hiç yapılamaz ya da yapılması için çok fazla zaman ve çaba harcanır. Buna karşın kimilerinde bundan farklı olarak hareketlerde hızlanma ve huzursuzluk (psiko-motor ajitasyon) görülebilir. Böyle durumlarda kişi huzursuzluk ve kaygı içeren dönemler yaşayabilir. Fiziksel olarak kendini huzursuz ve gergin hisseder. Sürekli hareket halindedir, bir yerde rahatça oturamaz, kıpır kıpırdır.

Zihinsel Belirtiler; değersizlik, suçluluk, umutsuzluk, mutsuzluk, çaresizlik ve intihar içerikli düşünceler söz konusudur. Dikkatlerini toplamakta, karar vermekte sıkıntılar yaşayabilirler ve sık sık unutkanlık belirtisi gösterirler. Düşüncelerde önemli değişiklikler olur. Kişi kendine, çevreye ve geleceğe olumsuz bir gözle bakmaya başlar. Herkese yük olduğunu düşünür. Görev ve sorumluluklarını yerine getiremediğini düşünerek suçluluk hisseder. Olayların olumsuz yönlerini abartır, gelecekte de hiçbir şeyin düzelmeyeceğine inanır.

C- Depresyonun Nedenleri

a) Biyolojik Nedenler

Duygu durum bozukluklarının nedenlerine ilişkin biyolojik yaklaşımların çoğu, sinir sistemindeki genetik anormalliklere ya da sistemdeki işlevlerin yapılmamasına odaklanmaktadır. Genetik anormallikler, kişinin nörobiyolojisini (hormonal dengesini) değiştirerek depresyona neden olmaktadır. Yapılan çalışmaların bir kısmı genetik geçişin olduğunu ileri sürmektedir.

Hormonlar ve Depresyon: Depresyonda hormonların önemli bir rol oynadığı uzun zamandır düşünülmektedir. Bu görüşün temeli, kadınların adet, adet öncesi döneminde, doğum sonrası dönemde ve menapozda depresyona eğilimli oldukları ile ilgili var olan bulgulara dayanmaktadır.

Mevsim ve Depresyon: Bazı durumlarda depresyonun mevsime bağlı olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Özelikle kış aylarında kişiler, gün içinde aydınlık geçen süre kısaldıkça kendilerini depresif hissetmektedirler. Bu durumun depresyon olarak tanımlanabilmesi için kişinin daha önceden bir depresif dönem geçirmiş olması gerekmektedir. Hepimizde mevsimlere göre duygu durum değişiklikleri görülmektedir. Ancak Amerika'da nüfusun yalnızca yüzde 1'i bu tanıyı almaktadır. Norveç ve İsveç gibi kış aylarında gün ışığını daha az görüldüğü yerlerde bu rahatsızlık daha yüksek oranlarda görülmektedir.

b) Psiko-Sosyal Nedenler

Duygularımız, fiziksel ve toplumsal çevre faktörlerinden etkilenmektedir. Duygu durum bozukluklarında da psiko-sosyal etkenlerin yeri büyüktür. Önemli ekonomik sorunlar, aile bunalımları, iş yaşantısındaki çatışmalar ve doyumsuzluklar, emeklilik, iş kaybı, sevgi nesnesinin yitimi (sevilen bir kişi, iş ya da eşya), beden sağlığının bozulması, kişiyi örseleyen, inciten, onur kırıcı durumlarla karşılaşmak ve daha pek çok fiziksel ya da psiko-sosyal olay gerçek duygu durum bozukluklarının ortaya çıkmasında büyük rol oynarlar. Bunlara ek olarak sevilen bir kişi tarafından reddedilme, aşağılanma gibi düş kırıklıkları yaratabilecek durumlar, desteksiz kalma ve başarısızlık gibi durumlarda depresyonu başlatabilir. İlk nöbeti genellikle önemli bir yaşam olayı başlatır. Özellikle de biyolojik ve ruhsal yatkınlıklarla birlikte bu yaşam olayı tetikleyici bir etkendir.

Kişilik: Duygu durum bozukluklarında kişilik özelliklerinin önemli etkileri olduğu düşünülmektedir. Buna göre yatkınlığı arttıran kişilik özellikleri şunlardır; aşırı sorumluluk duyma eğilimi, bağımlılık, bencillik, titizlik, güvensizlik, kolayca suçlanma eğilimi. Ayrıca bu kişiler genellikle, kimseyi incitmemeye, herkesi hoşnut etmeye, iyilik sever olmaya eğilimli, aşırı duyarlı, sorumluluk duygusu güçlü, yakınlarına aşırı bağlı ve bağımlı, kendisinden ve yakınlarından yüksek beklentileri olan, mükemmeli arayan, onurlarına düşkün, öfke duygularını dışa vurmayan, çabuk etkilenen ve üzülen meraklı kişilerdir. Çeşitli yaşam olayları, baskılar, incitici durumlar, yaşlanma, beklentilerin gerçekleşmemesi gibi durumlarla karşılaştıkça kişinin hayır diyememe, hep vermeye çalışma, aşırı sorumluluk alma meziyetleri eziyet haline gelir. Kişi kendini ezilmiş, yenik düşmüş, bir çok doyum ve uyum kaynaklarını yitirmiş hissetmeye başlar.

Yas ve Depresyon: Yas ve depresyon pek çok kişi tarafından karıştırılmaktadır. Yasta olan bir kişi tipik depresyon belirtilerini yaşamaktadır. Bu kişi duygusal olarak yatırım yaptığı, bağlandığı, sevdiği bir nesneyi ya da kişiyi kaybetmiştir. Bunu izleyen dönemlerde hem fiziksel hem de psikolojik olarak yoğun bir sıkıntı hissetmektedir. Bu dönem çok uzarsa depresyona kayma olabilir, kişi dış dünya ile bağlantılarını azaltır. Sadece kaybedilen nesne veya kişiye odaklanır, sanki yitirdiği nesne ya da kişiye sahipmiş gibi onu yaşatır. Ancak bu yoğunlaşma bir süre sonra biter ve kişi eski yaşamına döner. Yasta kişi gerçek bir nesne yada kişiyi kaybederken depresyonda bu kayıp yaşantısı bir düşünce ya da hayali olabilir. Bu hayali kayıplar bireyin çocukluğunda başlayabilir, genellikle kaynağı anne çocuk ilişkileridir.

Yaş Dönümü ve Depresyon: Yaş dönümünün kadınlarda 40-50, erkeklerde 50-60 yaşları arasında olduğu düşünülmektedir. Yaşamın bu döneminde kadınlarda önemli fizyolojik değişiklikler ve bunlara verilen anlamlar sonucunda önemli duygusal sıkıntılar yaşanabilmektedir. Örneğin; doğurganlığın durması gibi. Ayrıca 40-50 yaşları arası, çocukların büyüdüğü ve aileden ayrıldıkları; onların evlenme ve işe bağlanma ile ilgili sorunlarının başladığı, emekliliğin yaklaştığı, yaşlanma ile ilgili kaygıların başladığı, sağlık sorunlarının sıklaştığı bir dönemdir. Bunlara ek olarak eşler arasında uzun süre ertelenmiş karşılıklı anlayış, yumuşama ve doyum-doyumsuzluk sorunları yeni baştan gündeme gelebilir. Kimi kişilerde iş ve eş yaşamında ulaşılması beklenen amaçlar, özlemi çekilen mutluluk umutları artık yavaş yavaş bir karamsarlığa, giderek umutsuzluğa doğru ilerlemektedir. Kimileri mutsuzluğu kabullenmekte kimileri de yeni mutluluk ve doyum kaynakları aramak için o yaş için pek kolay olmayan çabalar içine girebilmektedir. Bütün orta yaştaki kişiler için böyle bir durum olabileceği söylenemez.

c) Zihinsel Nedenler

Bazı insanlar kendileriyle ilgili olan şeyleri yorumlarken sürekli olarak kaygılı, üzgün, gergin olabilirler. Depresyona yatkın kişilerde yaşamın ilk dönemlerinden başlayarak yerleşmiş olan kendisine, geleceğe ve dış dünyaya karşı olumsuz algılamalar vardır. Bu olumsuz algılar, giderek olumsuz yargılara, düşüncelere ve inançlara neden olmaktadır. Kişi her olayda önce olumsuz yönleri algılar ve düşünür. Depresyon yaşayan kişilerin düşüncelerinde, az sayıdaki kanıta dayanarak olumsuz sonuçlar çıkarmak, olumlu olayları inkar etmek, yalnızca olumsuz olaylara odaklanmak, olumsuz olayları abartmak gibi pek çok yanlış değerlendirme söz konusudur. Bu kişiler bu olumsuz bakış açılarının ya da düşüncelerindeki bu “hataların” farkında değillerdir. Örneğin evlilikte bir şeyin bozuk gitmesi hemen çocuklukta yerleşmiş olumsuz kavramları zincirleme olarak başlatır. Kişi artık evliliğinde her şeyin kötüye gideceği, kendisinin değersiz ve sevilmeyen bir kişi olduğu, geleceğin karanlık, dünyanın bomboş olduğu yargılarını harekete geçirir. Böylece olumsuz düşünce ve algılarla birlikte depresyon ortaya çıkabilir.

D- Başetme Yolları

Depresyon tedavi edilebilmektedir. En ağır şekilleri de dahil olmak üzere, depresyon vakalarının % 80-90'ı yardım görerek iyileşebilmektedirler. Depresyon belirtileri psikolojik tedavi ve ilaç tedavisi birlikte uygulanarak iyileştirilebilmektedir. Depresyon tedavisindeki en önemli ve çoğu zaman da en zor adım yardım isteyebilmektir. İnsanlar çoğu zaman depresyonda olduklarını bilmedikleri için yardım isteyememektedirler. Bu da tedavilerini geciktirmektedir. Depresyon belirtilerini kendilerinde veya çevrelerinde görseler bile tanıyamamaktadırlar.

Depresyonla başa çıkabilme yolları;

Olumsuz düşünceler depresyonun bir parçasıdır, tedavi ile ortadan kaybolacaktır.

E- Ailelere Yönelik Öneriler

Depresyonda bir yakınınıza yardım edebileceğiniz en önemli konu, onun uygun tanı ile uygun tedavisinin uygulanmasını sağlamaktır . Bunun dışında yakınınıza yardım etmenizin bir çok yolu vardır:

F- Çocuk Ve Ergenlerde Depresyon

Depresyon genellikle 12 yaş sonrasında daha yaygın olarak görülmekle birlikte nadir olarak erken çocukluk döneminde rastlanabilmektedir. Çocuklar depresyon belirtilerini yetişkinler gibi göstermezler. Genellikle davranışlarla dışa vurma ve bedensel şikayetlerle depresyon belirtilerini gösterirler. Çocuklardaki depresyon genellikle; aşırı sinirlilik, içe kapanma, üzgün bakış, daha öncesinden zevk aldığı uğraşlardan zevk alamama, kazanılmış becerilerden geriye dönüş (gece işemeleri, bağımsız yapabildiği işleri yapamama vb), çabuk sinirlenme, gün içerisinde ara sıra ağlama, aşırı hareketlilik, okul başarısındaki düşüş, uyku problemleri, uykudan korkarak uyanma, yalnız uyuyamama, iştah problemleri, kendine güvensizlik, olayları olumsuz değerlendirme, aşırı hassas, alıngan ve abartılı yorum ve tepkilerin olması (bağırma ya da ağlama gibi), olaylar karşısında kendini suçlama, ölme ya da yaşamama isteğini dile getirmesi ya da notlar yazması, arkadaş ve sosyal çevresinde uyum güçlükleri, oyuna ilgisinin azalması, okul ve ailede bazı problemler şeklinde görülebilir.

Ergenlik çağından itibaren depresyon oranları kızlarda artarken, erkeklerde bir fark göstermemektedir. Ergenlikte özellikle fiziksel değişiklikler duygusal gelişimde etkili olmaktadır. Çünkü bu fiziksel değişiklikler benlik saygısını etkilemektedir. Kızların kilo almama, ideal ölçülerde olma gibi istekleri olurken, erkekler kaslarının gelişmesi gibi bu dönemin getireceği değişiklikleri olumlu karşılamaktadır. Çocuğun doğup büyüdüğü sosyal çevre, kültürel değerlerde önemlidir.

G- Çocuk Ve Ergenlerde Depresyon Durumunda Ailelere Yönelik Öneriler:

Çocuk ve ergenlerde depresyon tedavi edilebilmektedir ve çocuklar tamamen eski sağlıklarına kavuşabilmektedirler. Çocuklardaki depresyonun saptanabilmesi için anne babaların yukarıda sayılan durumlara karşı uyanık olmaları gerekir. Aynı zamanda çocuklara depresyon ile birlikte gelişebilecek madde bağımlılığı, okuldan atılma, davranış problemleri gibi sorunlar oluşmadan tedavi için bir an önce devreye girilmelidir. Özellikle çocuğu etkileyen stres etkenleri araştırılmalıdır. Bu stres etkenleri arasında; yakın veya arkadaş ölümü, göç, anne baba geçimsizliği, aile içi stres faktörleri, çocuğa yönelik cinsel ve fiziksel istismar, tabii afetler, çocukta bulunan tıbbi bir hastalık, aile üyelerinden herhangi birinde hastalık, anne baba veya aile üyelerinden birinde madde bağımlılığı, ekonomik sorunlar, anne veya babada psikiyatrik bir rahatsızlık sayılabilir.

 

Çocukluk çağı depresyonlarının tedavisinde ilaç ve psikolojik tedavi yaklaşımı gereklidir . Özellikle eşlik edebilecek diğer psikiyatrik durumların ortaya çıkarılması gereklidir. Her türlü tedavide (ilaç tedavisi, psikoterapi vb.) ailenin hekim ile güvenli işbirliği tedavinin etkinliğini yakından etkilemektedir. Çocuğun depresif döneminde ciddi bir çevre desteğine ihtiyacı vardır. Okul ve arkadaş ilişkilerindeki değişiklikler değerlendirilmeli, bu konuda öğretmenler, okuldaki rehberlik uzmanları ve okul yönetiminin desteği alınmalıdır. Bu dönemde özellikle anne babanın rolü çok önemlidir. Çocuğa sakin, şefkatli ve güven sağlayıcı bir şekilde yaklaşılmalıdır. Çocukla açık ve net bir iletişim kurulmalıdır. Fazla bunaltmadan gözetim altında tutulması yararlı olacaktır. Çocukluk çağı depresyonları çocuğun kişilik ve sosyal gelişimini doğrudan etkileyeceğinden tedavisi çok önemli olmaktadır.

 

8- ŞİZOFRENİ

A- Şizofreninin Tanımı

Şizofreni, kişinin gerçeği anlama, duygularını denetleme, yargıda bulunabilme ve iletişim kurma becerilerini etkileyen zihinsel bir hastalıktır. Şizofreni hastalığında düşünme, algılama ve duygulanımda bozukluklar ortaya çıkar. Düşünce, duygu ve davranışlarının bilindiği, başkaları tarafından zihninin okunduğu, hareketlerinin kontrol edildiği ya da başkalarının zihninin okunabildiği düşünceleri olabilir. Başkalarının duymadığı sesler duyma ve hayaller görme olabilir. Toplumsal kurallara aykırı davranışlar, tuhaf yüz ifadeleri, amaçsız hareketler görülebilir.

Şizofreni daha çok 15-35 yaşları arasında ortaya çıkar. Toplumda ortalama 100 kişiden birinde görülür. 40 yaşından sonra görülmesi nadirdir.

B- Şizofreni Hastalığının Ayırt Edici Özellikleri

Şizofreni hastası;

•  Giyimine, özbakımına özen göstermeyebilir. Tuhaf, alışılmışın dışında, mevsime uygun düşmeyen giyim tarzı olabilir.

•  Yüz ifadesi donuklaşabilir, mimikler ve hareketlerde azalma, çevrede olup bitenlere ilgisiz görünebilir. Bazı hastalarda ise endişe, üzüntü ya da öfke ifadesi olabilir.

•  Bazı hastaların konuşmaları dağınık, anlaşılmaz olabilir. Konuşmada duraklamalar ve kopukluklar olabileceği gibi aşırı ayrıntıcı ve mantık dışı konuşmalar gözlenebilir. Konuşurken konudan konuya atlaması ve birbiriyle ilgisiz fakat birbirini çağrıştıran sözcüklerden oluşan “laf salatası” biçiminde konuşması söz konusu olabilir.

•  Bu hastalarda toplumdan, diğer insanlardan uzak kalma, yalnız yaşamaya eğilim olabileceği gibi tam tersine yakınlarına bağımlılık ortaya çıkabilir.

•  Anlamsız ve amaçsız gibi görünen hareketleri olabilir. Yerinden saatlerce hatta günlerce hiç kıpırdamama, uzun süre garip bir duruşu sürdürme, hiç konuşmadan sürekli bir noktaya bakma gibi davranışlar görülebilir.

•  Banyo yapmak, saçını taramak, tırnaklarını kesmek, tıraş olmak gibi kişisel temizlik için gerekli davranışların ihmal edildiği hatta bunları yapmaktan kaçınıldığı gözlenebilir.

•  Bazı hastalarda ise yersiz biçimde, başka insanların kendisine ve/veya yakınlarına zarar vereceği, kötülük yapacağı şüpheleri olabilir. Böyle durumlarda hasta kendisinin diğer insanlardan farklı, özel nitelik ve yetenekleri olduğu için seçilmiş olduğuna, bu nedenle zarar göreceğine inanıyor olabilir. Örneğin dünyayı ya da ülkesini kötülüklerden kurtaracak güçlere sahip olduğu inancı taşıyabilir. Kötülük görme endişeleri olan hastaların huzursuz biçimde dolaştıkları, çevreyi araştırarak izlenip izlenmediklerini kontrol etmeye çalıştıkları, evden çıkmadıkları, zehirlenme endişesiyle yemek yemedikleri, ilaç içmedikleri görülebilir.

•  Bazı hastalar kendileriyle ilgili yayın yapıldığı, bu yolla kendilerine mesaj verilmeye çalışıldığı düşüncesiyle televizyondan, gazetelerden rahatsız olabilir ya da düşüncelerinin okunduğuna, çalındığına inanabilirler.

•  Kimi hastalar bedenleri ile dış dünya arasındaki sınırın silindiğini, bedensiz olduklarını ya da vücutlarının bazı bölümlerinin değiştiğini veya yok olduğunu düşünebilirler.

•  Kendilerine emirler veren, hakaret ya da tehdit eden, hareketleri hakkında yorumlar yapan hayali sesler duyabilirler. Kendi düşüncelerinin başkaları tarafından duyulduğunu sanabilirler. Uyanıkken başkalarının görmediği çeşitli görüntüler, hayaller görebilirler. Hastalar bu hayali ses ve görüntülerden bazen çok rahatsız olurken bazen bu ses ve görüntüler gerçekmiş gibi davranabilir, örneğin emir veren hayali sesler doğrultusunda davranışlar sergileyebilirler.

Hastalık belirtileri genellikle sürekli değildir, alevlenme olduğu zaman belirtiler görülüp yatışma olduğunda ortadan kalkabilirler.

Sözü edilen belirtilerin bir iki tanesinin görülmesi hemen şizofreni tanısı koymak için yeterli değildir. Şizofreni konusunda okuduklarımız ya da televizyonda izlediklerimizin etkisiyle, kendimizin ya da yakınımızın hasta olduğuna karar vermek uygun değildir. En iyisi bu belirtilerin değerlendirilebilmesi için bir ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanına başvurmaktır.

C- Şizofreninin Nedenleri

Şizofreninin nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte hastalığın ortaya çıkışında biyolojik, kalıtımsal, çevresel, toplumsal ve ruhsal faktörlerin etkisi bulunmaktadır. Genel olarak, şizofreni hastalığının biyolojik olarak yatkınlığı bulunan bir insanda bir dış etkenin tetiklemesiyle ortaya çıktığı söylenebilir. Şizofreni hastalığında kalıtımın yani irsiyetin rolü vardır; annede ya da babada şizofreni varsa çocukta olma oranı % 10-12 yani onda bir ihtimaldir. Şizofreni hastası olan birinin çocuğu da kesinlikle şizofreni olacak demek yanlıştır.

Çok çalışmak, çok dayak yemek, “kara sevdaya düşmek” şizofreniye yol açmaz, belki sadece ortaya çıkmasını kolaylaştırabilir.

D- Şizofreni Hastasının Gereksinimleri

Öncelikle hekim kontrolünde, uzun süre ve düzenli olarak sürdürülmesi gereken ilaç tedavisi gerekmektedir. Düzenli bir biçimde kullanıldığında ilaçların etkileri en erken iki-üç hafta sonra görülebilir. İlaç tedavisi çoğu zaman hastalığı tamamıyla iyileştirmemekle birlikte, İlaç tedavisi her gün ağızdan düzenli olarak alınacak ilaçlarla ya da iki-dört haftada bir kalçadan yapılan iğnelerle sürdürülebilmektedir. Şizofreni tedavisinde kullanılan ilaçlar bağımlılık yapıcı ya da uyuşturucu maddeler değildir, hastaların ilaç etkisiyle yaşadıkları durgunlaşmayı ilaçların uyuşturucu olduğu biçiminde değerlendirmemek gerekir.

Hekim gözetiminde sürdürülecek düzenli bir ilaç tedavisinin yanı sıra diğer tedavi yöntemleri de uygulanabilir. Diğer tedavi yöntemleri, şizofreni hastalarının ya da yakınlarının bir araya geleceği grup tedavileri, davranışçı ve destekleyici tedavi yaklaşımları, uğraşı tedavileri olabilmektedir.

Bir şizofreni hastasının hastalığının aktif belirtilerinin olmadığı, sağlıklı biçimde gerçeği değerlendirme ve yargılamasının mümkün olabildiği bir dönemde evlenmesinde sakınca bulunmamaktadır. Ancak şizofreni hastalığının evlenme ile düzelebileceği inancı tamamıyla yanlıştır.

Hocalara okutmak, muska yaptırmak, kurşun döktürmek gibi davranışların şizofreni hastalığının düzelmesi açısından hiçbir yararı yoktur.

E- Baş Etme Yolları

Şizofreni hastalığının belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterir. Aynı kişide de zaman içinde alevlenmeler ve yatışmalar görülebilmektedir. Eskiden şizofreni hastaları toplumdan uzak yerlerde tutulur ya da bazı kurumlara kapatılırlarmış. Günümüzdeki tedavi yaklaşımları ve hasta hakları anlayışı çerçevesinde ise hastalığın alevlendiği dönemlerde kısa süreli yatışlar dışında çoğunlukla ayaktan takip ve tedavi uygulanmaktadır.

Şizofreni hastalarında genellikle hastalık başlamadan önceki işlevsellik düzeyine tamamıyla dönüş olamamaktadır ama tedaviyle hastalık belirtileri yatışmakta, kişinin çevresiyle ilişkileri daha iyi duruma gelmekte, hastaneye yatışları azalmaktadır.

Şizofreni hastalığı kişinin toplumdan uzaklaşıp yalnız yaşamaya yönelmesine yol açabilir ama bazı hastalar sosyal ilişkilerini koruyabilir, mesleklerini sürdürebilirler. Bazı hasta yakınları geçmişte yaptıkları kimi davranışların hatalı olduğu ve hastalığa yol açtığı düşüncesiyle suçluluk duyabilirler. Bazıları da hastalığın çevrede yarattığı etkiler karşısında utanç duygusuna kapılabilirler. Şizofreni hastasının ailesi hastalığa kendisinin yol açtığına inanarak hastayı komşularından, yakın çevresinden saklamaya çalışırsa hasta bunu fark ederek ailesine öfke duyabilir ve giderek daha fazla içe kapanabilir.

Şizofreninin bir suç ya da ceza değil biyolojik kökenleri olan bir hastalık olduğunun kabul edilmesi hastanın bazı becerilerinde ortaya çıkan kayıpları anlamayı kolaylaştırır. Böylece hastanın karşılayamayacağı beklentiler ve sonuçta hayal kırıklıklarının önüne geçilmiş olur.

Aile önceleri bu yeni duruma karşı inanamama, şok, şaşkınlık, aldırmazlık, ya da hayal kırıklığına uğrama gibi çeşitli tepkiler verir. Aile kimi zaman değişiklikleri görmezden gelebilir, kimi zaman da kabul edilemez olarak değerlendirip bu davranışları bilinçli olarak yaptığı düşüncesiyle hastayla tartışmaya, çatışmaya başlar. Her iki durumda da değişikliklerin bir rahatsızlığa bağlı olduğu anlaşılana kadar aylar hatta yıllar geçebilir. Sonunda aile içindeki ortam dayanılmaz bir hal aldığında dışardan yardım almaya karar verilir. Yardımın nerede aranacağı, kime başvurulması gerekeceği bir süre belirsiz olarak kalabilir.

Şizofrenisi olan kişiyle ilişkide önemli olan unsurlar şunlardır:

İçe kapanma hallerinde ne yapılması gerektiği sorulabilir:

Şizofrenide ilaçla tedavi, etkili olan ve en gerekli yöntemdir. Bu nedenle hastanın ilaçlarını düzenli kullanması yakınları tarafından izlenmeli ve desteklenmelidir.

F- Şizofrenide Psiko-Sosyal Tedaviler

Şizofrenide psiko-sosyal tedavi ne anlama gelir?

Şizofrenide ilaç tedavisi dışında kalan diğer tedavi yöntemlerini tanımlamak için "psiko-sosyal tedaviler" terimi kullanılır. Psiko-sosyal tedaviler, düzenli ilaç kullanmakta olan ve rahatsızlığın alevlenme döneminde bulunmayanlar için geçerlidir.

Şizofrenisi olan kişi düşünce sisteminde ortaya çıkan gerçek dışı, benliğe yabancı değişikliklerin etkisinde yoğun bir bunaltı yaşar. Yaşadığı bunaltı nedeniyle kişiler arası ilişki kurmayı sağlayan basit işlevleri bile yerine getiremeyebilir. İnsanlara güveninin kaybolmasıyla birlikte kendi dünyasına çekilmeye, ilişkilerini en aza indirmeye başlar. Bu farklılaşma aile ilişkileri, kişiler arası ilişkiler, okul, iş ve sosyal uyum üzerine olumsuz bir şekilde yansır.

Hem rahatsızlığı olan kişinin iç dünyasındaki karışıklığı düzeltecek hem de toplum içindeki yalnızlığını ortadan kaldıracak, yitirmekte olduğu yetenek ve becerilerini ona yeniden kazandıracak, bozulmuş iletişimi yeniden kurabilmesine olanak verecek tedavi yaklaşımlarının devreye girmesi gerekli olmaktadır. Bu nedenle şizofreni tedavisinin önemli bir bölümünü psiko-sosyal yaklaşımlar ve rehabilitasyon hizmetleri oluşturmaktadır. 

Rehabilitasyonun iki temel amacı:

1. İş görme becerisindeki azalmanın giderilmesine yönelik eğitim vermek ve deneyimleri arttırmak,

2. Toplumsal ilişkilerle ilgili elverişsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik çevresel destek sistemlerini arttırıcı olanaklar geliştirmektir.

Rehabilitasyon programları ve servisleri; mesleki rehabilitasyon servisleri, tedavi evleri ve psiko-sosyal rehabilitasyon merkezlerini içermektedir.

Şizofrenisi olan kişinin yaşamını etkileyen en önemli sorunlardan biri işsizlik, çalışmama durumudur. Bu nedenle mesleki rehabilitasyon şizofreninin rehabilitasyonundaki en temel yaklaşım noktalarından biri olmaktadır. Bu programlar hastanelerdeki çalışma alanlarında, işe odaklanmış ve mesleki yetileri geliştiren ya da yitimi azaltan bir içerikle gelişmektedir. Psiko-sosyal rehabilitasyonun gerçekleştirildiği en temel uygulama ise gündüz hastanesi uygulamalarıdır. Şizofrenisi olan kişinin mesaiye gider gibi gittiği bu ortamdan bireysel ve grup halinde uygulanan psikoterapilerin başında da daha yaygın biçimde psiko-sosyal rehabilitasyona yönelik programlar uygulanmaktadır. Bireyler gün boyunca sorumluluk alarak çay ocağı, büfe gibi küçük çaplı işletmeleri çalıştırma, bütçe yapma, bankaya gitme gibi bazı işleri yürütmek, bazı kurslar ve eğitim programlarına devam etmek, yeni durumlarına uygun bir takım işleri öğrenmek ve becerilerini geliştirmeye yönelik uğraşı terapisini sürdürmek gibi etkinliklerde bulunmaktadırlar

Kişilerin yeniden hastaneye yatmalarını önlemeye yönelik girişimler de rehabilitasyonun kapsamındadır. Şizofrenisi olan kişinin mahallesinde, iş yerinde, yaşamını sürdürmekte olduğu bütün alanlarda temel yaşam gereksinmelerini karşılamaya, sorunlarını çözebilme ve rahatsızlığıyla başa çıkma becerilerini geliştirebilmeye, toplumsal destek sistemlerini devreye sokabilmeye yönelik uğraşlar söz konusudur. Rehabilitasyon programlarının uygulanması daima bir ekip çalışmasını gerektirir. Şizofrenisi olan kişiler ve aileleri bu ekibin en vazgeçilmez parçasıdırlar.

 

9- BUNAMA (DEMANS)

A- Bunamanın Tanımı

Kişinin zihinsel ve sosyal yeteneklerinin, günlük işlerini sürdürmesini etkileyecek derecede ve ilerleyici biçimde kaybına neden olan bir rahatsızlıktır. Bu rahatsızlığı olan kişilerde; hafıza, düşünme, mantık yürütme, yer ve zaman tayini, okuduğunu anlama, konuşma, günlük basit işleri yapma gibi işlevlerde bozukluklar görülür. Zihinsel işlevlerdeki aksaklıklar zamanla hastanın günlük yaşamını sürdürmesini olanaksız hale getirir. Bu durum, hastanın yıkanma, yemek yeme gibi günlük tüm ihtiyaçlarının bir başkası tarafından karşılanmasını zorunlu kılar.

Normal yaşlanma ile beyinin çalışması bir miktar yavaşlar ama her yaşlıda bunama (demans) belirtileri bulunma