İçindekiler
1- Süreğen Metabolik Hastalıklar
A- Şeker Hastalığı (Diyabet)
2- Süreğen Kas İskelet Sistemi Hastalıkları
B- Juvenil Romatoid Artrit (JRA)
G- Osteoporoz (Kemik Erimesi)
3- Süreğen Nörolojik Hastalıklar
A- Çocuklarda Görülen Süreğen Nörolojik Hastalıklar
B- Yetişkinlerde Görülen Süreğen Nörolojik Hastalıklar
4- Süreğen Kan Hastalıkları
A- Alyuvar (Eritrosit) Kaybının Arttığı Durumlar
B- Eksikliklere Bağlı Kansızlıklar
C- Alyuvar Yıkımının Arttığı Durumlar
D- Akyuvarlarla İlgili Hastalıklar
E- Kan Pulcukları (Trombositler) İle İlgili Hastalıklar
F- Kanamalı Hastalıklar (Pıhtılaşma Bozuklukları)
5- Süreğen Kalp Hastalıkları
A- Çocuklarda Görülen Kalp Hastalıkları
B- Yetişkinlerde Görülen Kalp Hastalıkları
6-Hipertansiyon (Yüksek Tansiyon)
7-Süreğen Onkolojik Hastalıklar (Kanserler)
A- Kan Kanserleri (Lösemiler)
B- Lenfoma
C- Akciğer Kanseri
D- Bağırsak (Kolon) Kanseri
E- Prostat Kanseri
F- Meme Kanseri
8- Süreğen Solunum Hastalıkları
A- Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı(KOAH)
B- Kistik Fibrozis
C- Astım
9- Diğer Süreğen Hastalıklar
A- Bulaşıcı Sarılık
B- AIDS ve HIV
10-Yasal Düzenlemeler
11-Hastane İlköğretim Okulları
12-Kaynaklar
Süreğen hastalıklar doğuştan veya sonradan herhangi bir nedenle oluşan, bireyin sürekli bakım ve tedavisini gerektiren ve hastalığı nedeniyle eğitim, mesleki ve sosyal uyumun olumsuz etkilendiği durumlardır.
Süreğen hastalıklar başlığı çok geniş bir grup hastalığı kapsamakla birlikte bu kitapçıkta sadece toplumumuzda sık karşılaşılan bir grup hastalığa yer verilebilmiştir.
Bu kitapçık, süreğen hastalığı olan bireyler ve ailelerine bilgi verilmesi, rehber olması amacıyla oluşturulmuştur. İsteğimiz her şeyden önce sağlığın korunması, hastalıkların önlenmesi veya hastalık oluşmuşsa ideal şekilde tedavi edilebilmesidir.
Bu amaç doğrultusunda hazırladığımız bu kitapçıkta yer alan bilgilerin okuyuculara ışık tutacağını ve onları doğru şekilde yönlendireceği düşüncesindeyiz.
1- SÜREĞEN METABOLİK HASTALIKLAR
A- Şeker Hastalığı (Diyabet)
Şeker hastalığı, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır.
Şeker hastalığı (Diyabet) Tip 1 ve Tip 2 olarak ikiye ayrılır.
Tip 1 Diyabet: Daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülür. Pankreasta bulunan ve insülin üreten hücrelerin zedelenmesi ile meydana gelir. Hastalar, insülin yetersizliği olduğundan ömür boyu insülin hormonunu dışardan (enjeksiyon yoluyla) almak zorundadırlar. Bu nedenle Tip 1 Diyabet İnsüline Bağımlı Diyabet olarak da isimlendirilir.
Tip 2 Diyabet: Sıklıkla erişkinlerde ve şişman kişilerde görülür. Hastalarda insülin salgılanmasındaki yetersizlikten çok, dokulardaki insülin alıcılarındaki direnç sonucunda şeker metabolizması bozulmaktadır. Tip 2 Diyabetin kuvvetli bir ailesel yatkınlık gösterdiği bilinmektedir. Tip 2 Diyabetliler hastalıklarının başlangıcında ve genelde uzun süre insüline ihtiyaç duymadan yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu nedenle Tip 2 Diyabet İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet olarak da isimlendirilir.
a) Şeker Hastalığının Belirtileri
İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci nedeniyle hücrelere giremeyen şeker belli bir kan düzeyini (180mg/dl) aştığında idrarla atılmaya başlar. Böbreklerden atılan şeker beraberinde sıvı atılımını da arttırır ve sonuçta çok ve sık idrar yapma olur. Sık idrar yapma ile olan sıvı kaybını karşılamak için çok su içilir. Organizma, enerji kaynağı olarak şekeri kullanamayınca bir taraftan iştah artması görülür. Diğer taraftan yedek enerji depoları olan yağlar ve proteinler yakılmaya başlar. Bunun sonucunda da iştah artmasına rağmen kilo kaybı olur. Bu klasik bulguların dışında şeker hastalarında çabuk yorulma, görme bulanıklığı, sık deri enfeksiyonu, kadınlarda vaginal mantar enfeksiyonu gibi bulgular da görülür.
b) Çocukluk Döneminde Sık Görülen Şeker Hastalığı ve Belirtileri
Çocukluk çağında görülen şeker hastalığı vakalarının %98'inden fazlasını İnsüline Bağımlı Diyabet oluşturur.
Şeker hastası çocuklarda genellikle çok idrar yapma, çok su içme ve kilo kaybı bulguları görülür.
Diğer bulgular şunlardır:
Bu bulgular çocuğunuzda varsa en kısa sürede doktora başvurmalısınız.
Şeker Hastalığı çocuklarda komaya neden olabilir.
Şeker hastası çocukların %50'si şeker koması adı verilen ağır klinik bulgularla seyredebilir. Zamanında fark edilmeyen ve tedavi edilmeyen şeker koması vakalarında ölüme yol açan koma tablosu görülebilir.
c) Çocukluk Çağında Şeker Hastalığının Tedavisi
Çocukluk çağında insülüne bağımlı şeker hastalığı tedavisi başlıca 4 bölümden oluşmaktadır:
d) Öneriler
B- Guatr Hastalığı
Tiroid bezinin büyümesine ‘guatr’ denir. Guatr hastalığında troid bezinin az ya da fazla çalışması durumu izlenebilir.
a) Tiroid bezinin fazla çalışması (hipertiroidi)
Tiroid bezinin normalden fazla çalışarak aşırı hormon salınması durumuna ‘hipertiroidi’ adı verilir.
Belirtileri:
b) Tiroid bezinin az çalışması (hipotroidi)
Bazen tiroid bezi hormon salgılayamaz. Bu durumda ‘hipotiroidi’ denilen tablo ortaya çıkar.
Belirtileri:
Halk arasında içdış ve erkekdişi guatr ifadeleri kullanılır. Kişinin boyun yapısına göre bezin büyümesi dışardan görünüyorsa (zayıf ve boynu uzun olanlarda görülür) buna ‘dış guatr’ denir.
Bezin büyümesi görünmüyorsa (şişman ve kısa boyunlularda görülmez) buna da ‘iç guatr’ denir. Ameliyattan sonra tekrar edenlere ‘dişi guatr’, tekrar etmeyenlere de ‘erkek guatr‘ denir.
c ) Guatrın teşhisi
Guatr teşhisi; muayene, kan testi (T3, T4, TSH hormonları tetkiki), tiroid ultrasonu veya sintigrafisi ile konur.
d) Tedavi ve Öneriler
Tedavi yöntemleri; ilaç tedavisi, radyoaktif iyot tedavisi ve cerrahi tedavidir. Guatrda erken teşhis çok önemlidir. Eğer yukarıda sayılan belirtiler gözleniyorsa en kısa sürede doktora başvurunuz. Geç kalınması durumunda hastalık ilerler, tedavi zorlaşır ve vücut sistemlerine verdiği hasarlar da artar.
C- Fenilketonüri
Fenilketonüri, vücuttaki bir enzimin (fenilalanin hidroksilaz enziminin) eksik olması nedeniyle oluşan kalıtsal metabolik bir hastalıktır. Bu enzimin eksikliği neticesinde bir aminoasit kanda ve dokularda birikir. Sonuçta geri dönüşümsüz ve ilerleyici beyin hasarına neden olur. Fakat erken dönemde fark edilerek önlem alınırsa bu riskler önlenebilir.
Hastalık anne ve babadan gelen genler aracılığı ile bebeğe aktarılır. Çocuğun hasta olması için hem anne hem de babanın taşıyıcı olması gerekir. Taşıyıcı anne ve babadan hasta çocuk olma riski % 25 'tir.
Türkiye fenilketonüri hastalığının en sık görüldüğü ülkeler arasındadır. Doğan her 4000-4500 çocuktan biri fenilketonürilidir.
Bu hastalığın ülkemizde fazla görülmesi akraba evliliklerinin sık olması ile ilişkilidir.
a) Fenilketonürinin Teşhisi
Bu hastalığın "yenidoğan tarama testi" ile erken tanı ve tedavisi mümkündür. T.C Sağlık Bakanlığı 1993'den bu yana tüm Türkiye kapsamında fenilketonüri tarama programını başlatmıştır. Doğum yapılan tüm kuruluşlar, bebek hastaneden taburcu edilirken (yaşamın ilk haftası içinde) topuğundan özel bir filtre kağıdına birkaç damla kan örneği almakla görevlendirilmiştir. Ayrıca yenidoğan ve süt çocuğu izlemlerinin ve aşılarının yapıldığı Ana Çocuk Sağlığı ve Aile Planlaması Merkezlerine, Sağlık Ocaklarına ve özel hekim muayenehanelerine de tarama için kullanılan özel filtre kağıtları dağıtılmakta, örnekler alınmaktadır.
Ülkemizde dört "Yenidoğan Tarama Merkezi" mevcuttur (Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi-Ankara; İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi-İstanbul; Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi-İzmir; Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi-Sivas). Tarama testi şüpheli bulunan bebekler merkeze davet edilir. Kontrol testlerle hastalığı kesinleşen bebekte hemen tedaviye başlamak gerekir. Tarama testi için kan örneği doğumdan sonraki ilk 24 saat içinde alınmışsa, yalancı negatişik riski nedeniyle test tekrar edilmelidir.
b) Fenilketonürinin Belirtileri
İlk aylarda ailenin ya da hekimin fark edebileceği herhangi bir belirti gözlenmez. Bebek büyüdükçe çevreye karşı ilgisinin az olduğu, normal gelişim basamaklarını izlemediği görülür, başını tutma, oturma, yürüme gibi becerilerde yaşıtlarından geri kalır. Zamanla havaleler tabloya eklenebilir.
Tedavi edilmeyen fenilketonüri kalıcı zihinsel özürlülüğe neden olur.
c) Fenilketonürinin Tedavisi
Fenilketonüri, fenilalaninden kısıtlı özel diyet ile tedavi edilebilen bir hastalıktır. İlk bir ay içinde tedavisine başlanmış ve düzenli olarak sürdürülmüş fenilketonürili çocuklar tamamen sağlıklı olarak büyürler.
Tedaviye uymayan hastalarda, zihinsel ve gelişimsel bozukluklar olabileceği için hasta sahibi olan ailelerin diyeti çok iyi öğrenmesi gerekmektedir. Fenilketonüri tedavisi bu konu ile ilgili merkezlerde sürdürülmelidir.
Eğer çocuğunuzda fenilketonüri tespit edilmişse, bu merkezlerden tedavi ve çocuğun beslenmesi konusunda ayrıntılı bilgi alınız.
d) Diyet Tedavisinin Süresi
Fenilketonürili çocukların özel beslenme programı yaşam boyu olmalıdır. Yenidoğan döneminde diyet tedavisi başlanmış fenilketonürili hastalar, yetişkin olduklarında bu özel beslenme şeklini sürdürmelidirler, diyeti bırakırlarsa algılamada güçlük, dikkat azalması gelişmektedir.
2. SÜREĞEN KAS İSKELET SİSTEMİ HASTALIKLARI
Kas-İskelet Sisteminde Sık Görülen Hastalıklar;
A- İnşamatuar Artritler
Eklemleri tutan iltihabi bir durum olan artrit her yaşta görülebilir. Eklemlerde ağrı, şişlik, tutukluk, yürümede zorluk, topallama ve elleri kullanmada zorluğa neden olabilir. Bel, boyun ve kalça ağrısı da sık görülen belirtileri arasındadır. Çocuklarda ateş ve döküntü de görülebilir.
Artritlerde erken tanı ve tedavi oluşabilecek özürlülüğü önleyebilir.
İlaç tedavisinin yanı sıra egzersiz ve fiziksel aktivitenin korunması da önemlidir. Egzersizler ve ağrının azaltılması, eklem hareketinin korunması ve günlük işlerin kolaylaştırılması için kullanılan cihazlar tedavinin birer parçasıdır.
Günlük egzersizler eklem hareketini korur, kas ve tendonları güçlendirir. fiişmanlığı önlemek ve sağlığını korumak için bir çocuğun günlük en az 30 dakika fiziksel aktiviteye ihtiyacı vardır. Egzersiz programı hastanın ihtiyaçlarına göre düzenlenmelidir. Size en uygun egzersiz programını belirlemek için bir uzmana başvurunuz.
Aile ve arkadaşlar, artritli hastanın en önemli destekleridir.
Ebeveyn olarak artritli çocuğunuzun sağlıklı olması ve mutluluğu sizin sorumluluğunuzdadır. Bunun için;
B- Juvenil Romatoid Artrit (JRA)
Çocukluk çağında en sık görülen artrit formu juvenil romatoid artrittir. Bu hastalık eklemlerin yanı sıra başka organları da etkileyebilir. Eklem bulguları gün içinde değişim gösterebilir. Eklem tutukluğu ve ağrı bazı günler az, bazı günler ise çocuğun zor hareket etmesine neden olacak düzeyde fazla olabilir.
Juvenil romatoid artritin farklı tipleri vardır. Her tip farklı başlangıç gösterir. Belirti ve bulgularda farklı olabilir.
Juvenil romatoid artrit süreğen bir hastalıktır. Çocuk okuluna devam edebilir ve sosyal aktivitelere katılabilir, ancak eklem hasarı olduğunda bazı düzenlemeler yapılması gerekebilir.
Hastalığın bazı dönemlerinde belirti ve bulgular azalabilir ki bu dönemler yavaşlama dönemi olarak adlandırılır ve süreleri değişken olabilir.
Juvenil romatoid artrit için hızlı ve basit bir çözüm yoktur, ancak hastalığın kontrol altına alınması mümkündür.
a) Tedavisi
Tedavide hedef;
Tedavi bireye özgü olmalıdır, aile ve çocuk bu tedavi sürecine aktif olarak katılmalıdır.
b) Öneriler
Aile, artritli çocuğuna hastalığından önceki gibi davranmaya devam etmeli ancak hastalığı nedeniyle özel ihtiyaçlarının olduğunu unutmamalıdır.
Her şeyi onun için yapmaya çalışmak, çocuğun aileye bağımlılığını arttıracaktır.
C- Romatoid Artrit
"İltihaplı romatizma" olarak bilinen Romatoid artrit süreğen ağrı, eklemlerde ve bazı organlarda etkilenim ile karakterize bir hastalıktır. Artritin en sık görülen şeklidir.
Birçok eklemi etkileyebilir, ancak el ve ayaklardaki küçük eklemler daha fazla etkilenir. Romatoid artrit, ağrı ve eklemlerde tutukluğa neden olur. Tutukluk tipik olarak sabahları daha kötüdür. Bunların yanı sıra iştahsızlık, hafif ateş, göz kuruluğu, ağızda kuruluk ve romatoid nodül denilen cilt altı şişlikler görülebilir.
a) Tedavisi
Mevcut tedaviler birçok hastada belirtilerin azaltılması ve fonksiyonların normale yakın düzeyde korunmasını sağlamaktadır.
Tedavide amaç, eklem hasarının önlenmesi ve özürlülüğün en aza indirilmesidir. Hastalığı iyi kontrol edilmeyen romatoid artritlilerde kalp hastalığı ve felç riski artmaktadır.
b) Öneriler
Artritli birçok hastanın, hastalığından kaynaklanan sorunlarına rağmen aktif ve üretken bir yaşam sürdürebildiğini unutmayın.
D- Ankilozan Spondilit
Ankilozan spondilit, omurga ve omurga ile kalça eklemini bağlayan eklem olan sakroiliak eklemi tutan romatizmal bir hastalıktır. Göz, akciğer ve kalp kapakçıklarını da tutabilir.
Bel ağrısı, eklemlerde tutukluk, hareket kaybı ve eklemlerde şekil bozukluğuna neden olabilir. Bu hastalığın nedeni tam olarak bilinmemektedir. Tipik olarak ergenlik çağında olanlar ve genç erkekler daha fazla etkilenmektedir. Omurga hareketliliğinde kayıp, hastalığın erken belirtilerindendir. Bel omurlarının yanı sıra, omuz, kalça ve ayak eklemlerinde de etkilenme görülebilir.
a) Tedavisi
Erken tanı ve tedavi, ağrı ve özürlülüğü en aza indirebilir. Egzersiz tedavinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Egzersiz tedavisi;
Ankilozan Spondilit hastalarının önemli bir kısmı aktif ve üretken bir yaşam sürebilirler.
b) Öneriler
E- Miyopatiler
Miyopati; enfeksiyon, kalıtsal hastalıklar, elektrolit düzeyi ile ilgili hastalıklar ve tiroid hastalıkları gibi nedenlerle, kasın yapı ve fonksiyonunun bozulmasıdır. Miyopatilerin bazılarında ise kişinin kendi bağışıklık sistemi, kas hasarı ve güçsüzlüğe neden olur.
Miyopati, hastalarda boyun, omuz ve kalça çevresindeki büyük kaslarda kuvvetsizlik oluşturur. Bu, merdiven çıkmada zorluk, sandalyeden kalkmada veya yukarı uzanmada zorlanma şeklinde kendini gösterir. Hastalar kaslarında ağrı hissetmeyebilir. Bazı hastalarda yutma güçlüğü, gıdaların soluk borusuna kaçması (aspirasyon) görülebilir. Solunum güçlüğü ve öksürük diğer yakınmalar arasında sayılabilir. Miyopatilerin zeka düzeyi üzerine etkisi yoktur.
a) Tedavisi
Tedavi miyopatinin türüne göre değişir.
Egzersiz, miyopati tedavisinin önemli bir parçasıdır. Miyopatinin tipine ve hastalığın derecesine göre egzersiz programları düzenlenir.
Egzersiz programları her hastaya özel hazırlanmalıdır.
b) Öneriler
F- Müsküler Distrofiler
Kas erimesi olarak bilinen müsküler distrofi, çocukluk çağında en sık özürlülüğe neden olan hastalıklar arasında serebral palsi ve miyelodisplaziden sonra üçüncü sırada yer alır.
Duchenne müsküler distrofi, çocukluk çağı kas hastalıklarının en ağır ve en sık görülen formudur. Hastalık sadece erkek çocuklarda görülür. Genellikle 3 yaşından önce belirti verir. Yürümede isteksizlik, koşmazıplama güçlüğü ve düşmeler erken belirtiler arasında sayılabilir. Bunların nedeni ise kaslarda oluşan kuvvet kaybıdır. Çocuklar 10-12 yaş civarında yürüme yeteneklerini kaybederler. Omurga eğrilikleri, solunum kaslarının zayışaması, kalp kasının tutulumu hastalık seyrinde görülen diğer problemlerdir.
Becker müsküler distrofi daha iyi seyirli olan tiptir. Tanı genellikle 5-25 yaş arasında konulur, iskelet kası tutulumu daha hafiftir. Çocuklar tanı konulduktan 20 yıl sonrasına kadar yürüyebilirler. Kalp kası tutulumu daha belirgindir. Kalp kası tutulumu olmayanlarda beklenen yaşam süresi normaldir.
Müsküler distrofilerde de tedavinin amacı hastanın ailesi ve sosyal çevresi içinde mümkün olan en kaliteli yaşam biçimini sürdürebilmesidir.
a) Tedavisi
b) Öneriler
Çocuğunuzun hastalığı ile yaşamasını kolaylaştırmak için;
G- Osteoporoz ( Kemik Erimesi)
Osteoporoz kemiklerin kütlesinde azalmaya, kemik kalitesinin bozulmasına yol açan ve en yaygın görülen kemik metabolizması hastalığıdır. Kemiklerdeki kütle azalması ve kalite bozulması, kemiğin kolaylıkla kırılabilmesine neden olmaktadır.
Büyüme esnasında kemik birikimi için yeterli kalsiyum alınmalı, normal östrojen salgılanmalı ve yeterli vücut ağırlığı olmalıdır.
a) Risk faktörleri
Kimlerin bu hastalığa yakalanacağı önceden öngörülememektedir. Ancak hastalığa yakalanma riski aşağıdaki durumlarda artmaktadır:
Yukarıdaki faktörlerden bir ya da birden fazlası sizde var ise osteoporoza yakalanma ve kırık riskinizin olacağını unutmayın.
Osteoporozdan korunmanın başlıca yöntemi; büyüme çağında olabildiğince güçlü ve sağlam kemik yapısı oluşturmak ve sonraki yaşlarda kaybı engellemektir.
b) Öneriler
Öne eğilerek yapılan hareketler omurga kemiklerinde kırılmaya neden olabileceğinden egzersiz sırasında bu hareketlerden kaçınılmalı ve düzgün bir duruş sağlayan sırt kaslarının kuvvetlendirilmesine çalışılmalıdır. Kemiklere yük bindiren; yani vücut ağırlığını kemiklerimize taşıtarak ayakta yaptığımız egzersizler kemiklerimizi uyararak güçlenmesine yardımcı olur.
c) Osteoporoz tanısının konulması
Kemik mineral yoğunluğu (KMY) ölçümü osteoporoz riski yüksek olan hastalarda yılda bir kez, düşük olan hastalarda 2-5 yılda bir tekrarlanır. Tedavi alanlarda yanıtı değerlendirmek içinde yılda bir kez tekrarlanabilir. Bir yıldan daha kısa aralıklarla yapılmasının yararı yoktur. Kemik ölçümleri hızlı, kolay yapılabilen testlerdir. Son zamanlarda daha ucuz ve basit olan ultrasonografi gibi kemik ölçüm yöntemleri de kemik tarama çalışmalarında kullanılmaktadır.
d) Tedavisi
Tüm hastalıklarda olduğu gibi osteoporozda da hastalıktan korunmak öncelikli amaç olmalıdır. Osteoporoz günümüzde tedavi edilebilir bir hastalıktır.
Osteoporoz tedavisinin en önemli amacı kırıkların azaltılmasıdır. Osteoporoz tedavisinde ilaç ve ilaç dışı tedaviler söz konusudur. İlaç dışı yaklaşımlar kapsamında:
3- SÜREĞEN NÖROLOJİK HASTALIKLAR
Süreğen nörolojik hastalıklar, sinir sisteminde devamlılık gösteren hastalıklardır. Çocuklarda ve yetişkinlerde görülen süreğen nörolojik hastalıklar şeklinde ikiye ayrılmaktadır.
A- Çocuklarda Görülen Süreğen Nörolojik Hastalıklar
1- Epilepsi
Epilepsi (halk adıyla sara), yenileyen nöbetler ile karakterize edilen, sıklıkla geçici bilinç kayıplarına neden olan bir durumdur. Ancak bu geçici bilinç kaybı her zaman oluşmaz.
Nöbetler çok farklı şekilde ortaya çıkabilirler. Bazı nöbetlerden önce bir korku hissi olağan dışı bir algılama yaşanırken, bazı nöbetlerde ise kişi yere düşebilir veya ağzı köpürebilir. Bazen de boşluk nöbetleri dediğimiz kişinin gözünü bir noktaya dikmesi veya donuklaşması gibi durumlar ortaya çıkar. Epilepsi, ruh ya da akıl hastalığı değildir ve bazı nadir durumlar dışında zeka geriliğine yol açmaz.
a) Epilepsinin nedenleri
Tümörler, geçirilen beyin ameliyatları, doğuştan olan bozukluklar, doğum sonrası beyin iltihabı, ateşe bağlı istem dışı kasılmalar, vücudu etkileyen enfeksiyonlar, B6 vitamin eksikliği, beslenme gibi nedenlerle meydana gelebilir.
b) Tedavisi
Epilepsi kompleks bir hastalık olduğundan doğru tedavi çok önemlidir. Bu bakımdan hastaların nöroloğa başvurmaları gerekmektedir.
Tedavi genelde başlangıçta antiepileptik ilaç ile yapılır. Antiepileptik ilacın yeterli olmadığı ve hastanın ameliyata uygun olduğu durumlarda beyin cerrahisine başvurulur. Ayrıca kişiye ve ailesine danışmanlık hizmeti verilmesi faydalı olacaktır.
c) Öneriler
Unutulmamalıdır ki tehlikeli görünümüne rağmen epilepsi nöbeti öldürücü değildir.
2- Serebral Palsi (SP)
Halk arasında "beyin özürlü" ya da "spastik çocuklar" olarak bilinen SP doğum öncesi, doğum sırası veya doğum sonrası bebeğin beyninde meydana gelen hasar sonucu oluşan, çocukta hareket bozukluklarının yanı sıra zihinsel gerilik, havale, görme, işitme, konuşma, algılama ve davranış bozukluklarına neden olabilen bir durumdur.
SP ilerleyici değildir, ancak çocuk sinir sistemindeki bir hasar ile gelişmek zorunda olduğu için belirtiler yaşantısıyla beraber değişiklik gösterir.
Bu nedenle erken tanı, hastalık kalıcı şekil bozukluklarına neden olmadan tedaviye başlanması açısından büyük önem taşır.
a) Nedenleri
Doğum öncesi nedenler: Anne baba arasında akrabalık, kan uyuşmazlığı, annenin hamileliği sırasında özellikle ilk 3 ayda geçirdiği enfeksiyöz hastalıklar (kızamıkcık, suçiçeği gibi), aldığı bazı ilaçlar veya geçirdiği kazalar.
Doğum sırasındaki nedenler: Erken veya zor doğum, doğum sırasında bebeğin oksijensiz kalması, anneye verilen narkoz.
Doğum sonrasındaki nedenler: Beyni etkileyen düşmeler, kazalar, ateşli hastalıklar, zehirlenmeler, tümörler.
b) Belirtileri
Beyindeki hasarın yeri ve şiddetine göre kaslarda aşırı kasılma veya gevşeklik gözlenebilir. SP’de erken belirtiler aylara göre şöyle özetlenebilir:
1 aylık bebekteki belirtiler;
3 aylık bebekteki belirtiler;
4 aylık bebekteki belirtiler;
8 aylık bebekteki belirtiler;
10 aylık bebekteki belirtiler;
1 yaşındaki bebekteki belirtiler;:
Eğer çocuğunuzda bu tür belirtiler varsa en kısa sürede doktora başvurunuz.
c) Tedavisi
Serebral Palsi’li bir çocuğun oturma, yürüme gibi hareketlerinde bağımsızlığa ulaşabilmesi için rehabilitasyona ihtiyaç vardır.
Serebral Palsi’de çok değişik sorunlar görüldüğü için tedavi yöntemleri de farklılık göstermektedir.
Serebral Palsi’de tedavi 3 grupta incelenir:
İlaç Tedavisi: Hastalığı ilaçla tedavi etmek olanaksızdır. Sadece kasılmaları bir miktar azaltmak veya havaleleri kontrol altına alabilmek için ilaçlar verilebilir.
Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon: Rehabilitasyonun amacı; çocuğun kollarını ve bacaklarını normale yakın kullanabilmesini sağlamak, uygun cihazlar ile ayakta durması veya yürümesini sağlayarak bağımsızlığını artırmaya çalışmak, anlaşılabilir konuşmayı öğretmek ve çocuğa olanaklar içinde normale yakın görünüm kazandırmaktır.
Cerrahi Tedavi: Sinirlere, kaslara veya kemiklere yönelik olabilir. Cerrahinin etkisinin sınırlı olduğu ve her hastaya uygulanamayacağı, bazı durumlarda cerrahinin faydadan çok zarar getireceği unutulmamalıdır. Cerrahi tedavi uygulanan çocuklarda mümkün olan en kısa sürede hareketliliğin kazandırılması önemlidir.
d) Öneriler
Her hastalıkta olduğu gibi SP’de de korunma prensipleri bilinmelidir, Koruyucu önlemler doğum öncesinde, doğum sırasında veya doğumdan hemen sonra alınmalıdır.
Tedavide en önemli rolü aile üstlenir. Bu nedenle aileler, en erken devreden itibaren tedavi sürecinde yer almalı ve bu konuda çalışan sağlık ekibi ile işbirliğinde olmalıdırlar.
3- Spina Bifida
Doğuştan anomalilerin en sık görülen tipi olan Spina Bifida’da çocuklar genellikle sırtlarında içi boş (meningosel) ya da sinirlerle dolu olan (meningomiyolosel) keselerle doğabilirler.
a) Nedenleri
Hastalığın nedenlerinde genetik ve çevresel faktörlerin rolü olduğuna inanılır. Ailede aynı hastalığın olması ve anne babanın geç yaşlarda çocuk sahibi olması en büyük risk faktörüdür. Eğer ilk çocuk spina bifidalı doğmuş ise risk artar, çocuk sayısı artıkça risk yükselir .
Hamilelik sırasında erken teşhis ve omurga gelişiminin takibi için kadın doğum uzmanı tarafından düzenli kontrol ve ultrason takibinin önemli olduğunu unutmayınız.
b) Belirtileri nelerdir;
c) Tedavi ve Öneriler
Eğer çocuk sırtında kese ile doğmuş ise ve/veya kafatasında normalden fazla büyüme varsa en kısa zamanda uygun cerrahi yöntem uygulanmalıdır.
Fizik tedavi yaklaşımları ile kas kuvvetinin artırılması, eklemde oluşabilecek bozulmaların önlenmesi ile çocuğun bağımsızlığının artırılması, çocuk ve ailenin yaşam kalitesinin artırılması, cihaz yaklaşımları ve yürümeye yardımcı araçların kullanılması ile ayakta durma ve yürümenin sağlanması amaçlanır. Bağırsak ve mesane problemlerinin tedavisi üzerinde de özellikle durulmaktadır.
Tedavi sürecine ailenin katılımı büyük önem taşır.
4- Doğumsal Brakial Pleksus Yaralanmaları
Doğum sırasında Brakial Pleksus denilen omuzda koltuk altından geçen sinir grubunun zedelenmesine Doğumsal Brakial Pleksus yaralanması denir.
a) Nedenleri
Brakial Pleksus, makat (ters) gelişli doğumlarda gövdenin ve boynun yana aşırı eğilmesi ile, baştan gelen doğumlarda ise dışarı çıkış sırasında başın ve boynun aşırı yana eğilmesi ile sinirlere uygulanan germe sonrası oluşabildiği gibi, doğum ağırlığı büyük, annenin kalçasına göre iri ve kafası büyük bebeklerde de oluşabilir.
b) Belirtileri
c) Tedavi ve Öneriler
Doğum sırasında oluşan ve kolun fonksiyonlarını etkileyerek çocuğun ilerde kolunu kullanamaması ve diğer hareketlerde de bozukluk yaratan brakial pleksus yaralanmasında erken teşhis, uygun cerrahi müdahale, erken rehabilitasyon ve aile eğitimi çok önemlidir.
Brakial Pleksus Yaralanmasının tedavisi için bazen sadece fizyoterapi yeterli iken bazen de cerrahi ve fizyoterapi beraber gerekebilir. Ameliyat gerekip gerekmediğine ileri tetkiklerle (Elektrofizyolojik inceleme ve Magnetik Rezonans inceleme) karar verilir. Cerrahi girişim yapılsa da yapılmasa da fizyoterapi uygulamaları çok önemlidir. Cerrahi müdahale uygulanacak vakalarda ekip çalışması çok önemlidir .
Brakial Pleksus Yaralanmasında iyileşme en fazla 1-18 aylık dönemde görülür, bununla birlikte iyileşme; sinir zedelenmesinin tipine, şiddetine, erken ve uygun cerrahi girişime, erken başlanan rehabilitasyona, ekip çalışmasına, ailenin aktif olarak rehabilitasyona katılmasına bağlıdır.
B- Yetişkinlerde Görülen Süreğen Nörolojik Hastalıklar
1- Multipl Skleroz (MS)
Beynin farklı bölgelerinin etkilendiği, ilerleyici bir hastalıktır. Genellikle genç erişkinlik döneminde ve kadınlarda daha sık görülür. Hastaların %95’i 20-40 yaş arasındadır. Bulgu ve belirtiler beyindeki harabiyetin yeri, boyutu ve sıklığına bağlı olarak çok değişik özelliktedir.
a) Belirtileri
En çok görülen belirtileri;
Belirtiler birkaç saat içinde aniden açığa çıkabileceği gibi haftalar veya aylar sürecek kadar yavaş olarak da açığa çıkabilir. Hastalar genellikle uzun süreli yorgunluktan, hareketlerdeki güçlüklerden, denge problemleri ve yürüme güçlüğünden yakınırlar. MS olan hastalarda ayrıca hafıza bozuklukları, depresyon, duygusal bozukluklarda görülebilir.
b) Tedavi ve Öneriler
Hastalığın bugün için kesin bir tedavisi yoktur, ancak hastaya yaşamını düzenleyici önerilerle yardımcı olunabilir.
MS’li hastalarda çok tipik bir yorgunluk gözlenir. Hastalar sabahları dinlenmiş olarak uyanırlar, akşam üstü kendilerini dinç hissederler, fakat öğleyin ve öğleden sonra ilk saatlerde yorgun hissederler. Hastalar ağır aktivite ve egzersizden kaçınmalı, gerekirse mesleki olarak çalışma alanları düzenlenmelidir.
Hastanın mümkün olduğunca bağımsız hale getirilmesi tedavideki ana amaçtır. Hastanın hareketsiz kalması önlenmeli, gerekiyorsa yürüme yardımcıları verilmelidir.
MS’li hastaların aşırı yorgunluktan ve bunu oluşturacak düzeyde fazla aktivitelerden kaçınması gereklidir. Fizik tedavide egzersiz programının süresi yavaş yavaş artırılmalı ve sık sık dinlenme araları verilmelidir. Egzersizler ayrıntılı değerlendirme sonrası ve her hastaya özel verilmelidir.
2- Parkinson
Beynin belli bölümlerinde meydana gelen yıkıcı değişikliklerle karakterize olan ve ilerleyici bir hastalıktır. Nedeni tam olarak bilinmemektedir.
a) Nedenleri
Kanama, zehirlenmeler, travma, korku ve duygusal bozukluklar hastalığa neden olabilmektedir.
b) Belirtileri
c) Tedavi ve Öneriler İlaç tedavisi: Tedavide ilaç oldukça etkilidir. Egzersizle birlikte kullanıldığında daha yararlı olduğu bilinmektedir.
Cerrahi yöntem: Hastanın etkilenen beyin bölgesine yapılmaktadır, ancak hareketin yavaşlığını etkilemez.
Fizik tedavi ve rehabilitasyon: Erken dönemde başlanmalıdır. Değerlendirme sonrasında kapsamlı tedavi programı çizilmelidir ve bu her hastaya göre farklılık göstermektedir. Gerektiğinde yardımcı araç ve gereç kullanılmalıdır, hasta ve yakınlarına uzun süre hareketsizliğin zararlı olacağı anlatılmalıdır. Parkinson’lu hastalar için sabah kalktıklarında yataktan kalkmak zordur çünkü bütün gece aynı pozisyonda kalmışlardır. Bu nedenle sabah kalkmadan önce yatak içerisinde birkaç kez dönerek gevşemeleri yararlı olacaktır.
Hastalar evde mümkün olduğunda aktif olmalı, durağan işlerden kaçınılmalıdır, ancak aktiviteler aşırı olmamalıdır.
3- Hemipleji (Serebro Vasküler Olay)
Halk arasında "inme" ya da "felç" olarak bilinmektedir.
a) Nedenleri
İnme, beyni besleyen damarların yırtılması, tıkanması, kafatası içindeki tümörler nedeniyle beynin beslenememesi veya kanama gibi sebeplerden meydana gelir.
İleri yaş, hipertansiyon, şeker hastalığı, kalp problemleri, sigara içme, genetik faktörler, bazı ilaçların kullanımı inme riskini arttırır.
b) Belirtiler
c) Tedavi ve Öneriler
Eğer inme nedenleri arasında sayılan risk faktörlerini taşıyorsanız inmeden korunmak için düzenli doktor kontrollerinizi aksatmayınız. Vücudunuzun bir tarafında kol ve bacağınızda ağırlık hissi ve güçsüzlük olursa en yakın sağlık kuruluşuna başvurunuz.
Genelde inmeli hastalarda hastalığın nedenine göre değişmekle birlikte, ilk 8 haftada iyileşme belirgin olup, 6 aydan sonra daha yavaştır. Hastalarda erken tedaviye başlanmalı, 24-48 saat sonra egzersizler yaptırılmalı, beslenme, mesane ve deri bakımı üzerinde durulmalı, uzun süreli yatağa bağımlı hastalarda gelişebilecek yatak yaralarını önlemek için 2 saatte bir sırtüstü, etkilenen tarafa ve sağlam tarafa döndürülerek, pozisyon alması sağlanmalıdır. Hastanın genel durumu düzelince daha aktif rehabilitasyon programına başlanmalıdır.
4- SÜRE/EN KAN HASTALIKLARI
Kan hücreleri insanın yaşına göre değişik yerlerde yapılır. Anne karnında temel yapım yeri karaciğer ve kemik iliği iken doğumdan sonra hemen hepsi kemik iliğinde bulunan hücrelerden farklılaşarak yapılır.
a) Nedeni
Kan hastalıklarının temelinde iki neden yatmaktadır ya kemik iliğinde kan elemanlarının yapımı yeterli değildir veya kan dolaşımına geçen bu hücrelerin yıkımında artış vardır. Kan hücrelerinin her birinin kendine özgü hastalıkları bulunmaktadır.
b) Kan hastalıklarının belirtileri
Kan hastalıklarında, hastalığın türüne özgü belirtiler görülür. Genel belirtiler;
Bu belirtilerden başka baş ağrısı, vücudun herhangi bir yerinde uyuşma, karıncalanma hissi, görme bozukluğu, çift görme, kulak çınlaması, kulaklarda uğultu, baş dönmesi, burun kanaması, dişeti kanaması, dilde ve ağız içinde yaralar, ağız kuruluğu, yutma güçlüğü, nefes darlığı, çarpıntı, göğüs ağrısı, iştahsızlık, karın ağrısı, kadınlarda adet görmeme ya da ağrılı aylık kanamalar, bel ağrısı, eklem ve kemik ağrıları, kuru ve soluk deri, saçlarda dökülme, tırnaklarda kırılma, solukluk, deride kolay oluşan morluklar gibi pek çok belirti kan hastalıklarında görülebilir.
Bu belirtilerden biri veya birkaçından şikayetçi iseniz en kısa sürede bir sağlık kuruluşuna başvurmalısınız.
Kansızlık (anemi)
Alyuvarların yapımında azlık veya yıkımında fazlalık sonucu "anemi" dediğimiz kansızlık ortaya çıkar.
Kansızlık; solukluk, halsizlik, yorgunluk, baş dönmesi, çabuk yorulma, üşüme, el ve ayaklarda karıncalanma ve kalp çarpıntısı gibi belirtiler ile başlar.
Nedenlerine göre üç grupta toplanabilecek çok sayıda kansızlık tipi görülebilir.
A- Alyuvar (Eritrosit) Kaybının Arttığı Durumlar
Alyuvarların kaybına bağlı ortaya çıkan süreğen anemiler daha çok kanama bozuklukları sonucu ortaya çıkar. Belirtiler kan kaybının miktarına ve kemik iliğinin yanıt verebilme yeteneğine göre değişir. Tedavide kaybın nedeni bulunmalı ve süreğen kayıplarda demir verilerek artan gereksinim desteklenmelidir.
B- Eksikliklere Bağlı Kansızlıklar
En sık görüleni demir eksikliğine bağlı olan kansızlıklardır. Hızlı büyümenin görüldüğü veya kan kaybının arttığı durumlarda karşımıza sıkça çıkar. Altta yatan başka bir hastalık yoksa dışardan demir tedavisiyle düzeldiğinden süreğen kan hastalıkları içinde sayılmayabilir.
Diğer sık görülen anemi nedenleri, folik asit eksikliği ve vitamin B12 eksikliğidir. Her ikisinde de anemi görülür. Vitamin B12 eksikliğinde sinir sistemi ile ilgili belirtiler ortaya çıkar. Vitamin B12’nin bağırsakta emilmesi için gerekli olan faktörün eksikliği ya da kanda taşınmasını sağlayan proteinin eksikliği, ya da vitamin B12’nin bağırsakta emildiği bölgenin cerrahi olarak çıkarılması gibi nedenlerle süreğen kansızlık tablosu ortaya çıkabilir. Tedavide vitamin B12’nin kas içine verilerek tedavisi özellikle süreğen nedenli olan durumlarda ömür boyu sürdürülmelidir. Aksi halde kalıcı sinir sistemi hasarları meydana gelir.
C- Alyuvar Yıkımının Arttığı Durumlar
Herediter sferositoz (HS) en sık görülen doğumsal alyuvar zarı hastalığıdır. Sarılık, alyuvar parçalanma krizleri, dalak büyüklüğü ve safra taşları en sık görülen belirtilerdir. Hastalık ailesel geçiş gösterir. Dalağın cerrahi olarak çıkarılması ile tam tedavi şansı olan tek kalıtsal kansızlık tipidir.
Bazen de alyuvarların parçalanmasına bağlı olarak kansızlık oluşur. Akdeniz ülkelerinde sık görüldüğünden ülkemiz için önemlidir. Hastalık kalıtsaldır ve daha çok erkeklerde görülür. Bakla gibi maddelerin alınmasından 48-96 saat sonra ağır alyuvar parçalanma bulguları ortaya çıkar. Buna favizm denir.
Beslenmede bakla gibi maddelerden kaçınmak hastalıkta tedavinin ana ilkesini oluşturur. Gerekli hallerde hastalar folik asit ve E vitamini desteği almalıdır. Bu nedenle tedavi konusunda doktorunuz ve beslenme uzmanınızla yakın ilişkide olunuz.
Piruvat kinaz eksikliği ailesel geçiş gösteren süreğen bir kan hastalığıdır. Solukluk, sarılık ve dalak büyüklüğü ile belirti verir. Tedavide kan nakli ve dalağın cerrahi olarak çıkarılması yarar sağlar.
Orak hücreli anemi; hemoglobin yapım bozukluğu olup, ailesel geçişli süreğen kansızlık nedenidir. Alyuvarlar normal şekillerini kaybederek orak şeklini alırlar. Orak şeklindeki alyuvarlar küçük damarları tıkarlar ve bu hastalıkta temel sorunu oluştururlar. Damar tıkanıklıkları dışında tedaviye gerek duyulmaz. Bu hastalara gereksinim nedeniyle folik asit verilmelidir. Ayrıca özellikle bazı enfeksiyonlara karşı dikkatli olunmalıdır.
"Beta Talasemi" diğer adıyla "Akdeniz anemisi" hemoglobin yapım bozuklukları içinde en sık Akdeniz bölgesinde görülen kalıtsal bir kan hastalığıdır. Talaseminin üç değişik formu bulunmakta ve bu formlara göre belirti ve bulguları değişmektedir.
Birinci tipte "talasemi taşıyıcılığı" olan bireyler, tamamen sağlıklıdır. Ancak bazılarında hafif bir kansızlık olabilir. Eğer her iki ebeveyn de talasemi taşıyıcı iseler, çocuklarına geçirdikleri talasemi geni ile talasemi hastalığına neden olabilirler. Talasemi taşıyıcılarının büyük bir çoğunluğu bu hastalığı taşıdıklarını bilmezler; ancak talasemili bir çocuk sahibi olduklarında; ya da özel kan testini yaptırdıklarında öğrenirler. Talasemi taşıyıcılarının alyuvarları, normalden daha küçüktür. Talasemi taşıyıcılığı, ebeveynlerden çocuklara geçebilir, kalıtsaldır ve yaşam boyu da devam eder.
Antakya, Adana, İçel, Antalya, Muğla ve İzmir'e kadar olan Akdeniz bölgesinde doğanlara, Batı Trakya Göçmenleri, Girit, Rodos, Midilli, Yunanistan, Bulgaristan ve Yugoslavya'dan köken alanlara, Kıbrıs Türklerine, ailesinde talasemili çocuk olanlarla, ailesinde talasemi taşıyıcısı olanlarda bu test öncelikle yapılmalıdır.
Talasemi taşıyıcısı olup olmadığınızı anlamak istiyorsanız özel bir kan testi yaptırmanız gereklidir. Doktorlar alyuvarlarınızın çapını ve hemoglobin düzeyinizi ölçerek karar vereceklerdir.
İkinci tip Akdeniz anemisi olarak da bilinir. Erken çocuklukta başlayan, çok ciddi bir kan hastalığıdır. Talasemi, kalıtsal geçen bir hastalıktır, taşıyıcı anne ve babadan hatalı genleri alan çocuklar kendileri için hemoglobini yeterince yapamazlar. Sonuçta alyuvarları yeteri kadar yapamayan çocukta kansızlık belirtileri başlar.Talasemili çocuklar doğumda normaldir, 3-4 aylıktan sonra kansızlık belirtileri ortaya çıkar. Çocuklarda renk solgunluğu, iştahsızlık, huzursuzluk, karaciğer ve dalak büyümesi sonucu karın şişliği, sık sık ateşlenme, gelişme geriliği, kemik iliğinin çok çalışması fakat az üretmesi sonucu, önce yüz ve kafa kemiklerinde sonra diğer kemiklerde değişiklik başlar. Tipik yüz görünümü ortaya çıkar.
Üçüncü tipte ise taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, hastalık belirtileri genellikle ileri yaşlarda başlayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif şeklidir.
Talasemi taşıyıcısı olmanın önemi;
Eğer talasemi taşıyıcısı iseniz hafif derecede kansızlığınız olabilir. Bu kansızlık hatalı olarak diğer kansızlık nedenleri ile özellikle demir eksikliğine bağlı olan kansızlık ile karıştırılabilir ve demir eksikliği sanılarak demir tedavisi yapılabilir ancak bu durumda demir tedavisine gerek yoktur. Fazladan demirin verildiği bu tedavi zaten yüksek olan vücuttaki demir miktarını artırarak zararlı etki yapabilir.Talaseminin esas tedavisi her 3-4 haftada bir yapılan kan naklidir. Kan nakli ile, hemoglobin düzeyi sağlıklı çocuklardaki düzeyde tutulmalıdır.
Kan nakli; rastgele her yerde yapılmamalıdır. B ve C tipi sarılık testleri, AİDS testi, sifiliz testi yapılmış kan filtre ile verilmelidir.
Her kan nakli ile verilen alyuvarların belirli sürede yıkılması sonucu, vücutta demir birikimi olur. Eğer demir vücuttan atılamayacak olursa; başta karaciğer, kalp ve hormon bezleri olmak üzere tepeden tırnağa vücudun tüm kısımlarında birikerek önemli bozukluklara yol açar.
Talasemi kesinlikle önlenebilir bir hastalıktır.
Kalıtsal hastalıklardan korunmada toplum eğitimi, taşıyıcıların taranması ve genetik danışma en etkili yöntemlerdir. Genetik danışma; doğum öncesi testlerle bebeğin hasta olup olmadığını öğrenerek sağlıklı bir bebek sahibi olmaktır. Kan testi yapılmadan taşıyıcının meydana çıkarılması mümkün değildir ve taşıyıcıların çoğu da özel olarak bu test yapılmaz ise taşıyıcı olduklarını bilmezler.
Yüksek risk grubundaki kişiler taşıyıcı olup olmadıklarını anlamak için kan testini yaptırmalıdır.
İki taşıyıcı bireyin evlenmesi halinde, hamileliğin 8-22 haftalar arasında bebekten alınan kan örneği veya sıvı örneği ile bebeğin hasta olup olmadığı öğrenilebilir. Bebek hasta ise anne baba ile görüşülerek bebeğin doğması önlenebilir.
D- Akyuvarlarla İlgili Hastalıklar
Akyuvarlarla ilişkili pek çok hastalık bulunmakla birlikte süreğen hastalıklar başlığı altında incelendiğinde öncelikle akla gelenler kan kanseri (lösemi) ve lenfomalardır. Lösemi ve lenfomalara onkolojik hastalıklar başlığı altında yer verilmiştir.
E- Kan Pulcukları (Trombositler) İle İlgili Hastalıklar
Kan pulcuklarının az yapılması veya fazla yıkılması sonucu kanamalarla seyreden hastalık oluşur. Kanama bozukluklarının en sık nedeni kan pulcuklarının azlığıdır. Bu kişilerde tipik olarak deride kırmızı döküntüler, morluklar, kanamalar, burun kanaması, kadınlarda aşırı miktarda olan aylık kanamalar, kanlı idrar, kanlı dışkı, kanlı kusmalar görülebilir. En korkulan durum ise beyin içine kanama olmasıdır. Kan pulcuklarının azlığına, bazı enfeksiyonlar ve ilaçlar, kronik karaciğer ve böbrek yetmezliği gibi hastalıklar neden olabildiği gibi, ailesel geçiş gösteren çeşitli hastalıklar da neden olabilir. Tedavide, hastalığa neden olan ilaçsa ilacın kesilmesi gerekir. Ayrıca, kan pulcukları nakli, çeşitli ilaç tedavileri ve gerekli durumlarda dalağın cerrahi olarak çıkarılması gibi yaklaşımlar bulunmaktadır.
F- Kanamalı Hastalıklar (Pıhtılaşma Bozuklukları)
Vücutta meydana gelen herhangi bir kanamanın durdurulması için kan pulcukları ve pıhtı oluşumunu sağlayan maddeler görev alır ve bir zincirleme olaylar dizisi meydana gelir. Bu zincirde rol alan elemanlardan birinin eksikliği söz konusu olduğunda, kanamanın durdurulması (pıhtılaşma) için geçen süre uzar ve kanama devam eder. Küçük yaralanmalarda uzamış kanamalar görülür. Büyük damarlarda, kas içinde ve eklemlerin içinde kanamalar meydana gelebilir. Eksik olan pıhtılaşma faktörüne göre değişik isimlerle anılan hastalıklar bulunmaktadır. Kanama bozuklukları içinde en sık görüleni Hemofilidir. Kanamanın durdurulması için gerekli maddelerin bazılarının eksikliği söz konusudur. Ailesel geçişli süreğen bir kan hastalığıdır. Hastalık, belirti vermeyen taşıyıcı anneden doğan erkek çocuklarında ortaya çıkar ve yalnız erkeklerde görülür. Bu hastalarda belirtilerin şiddeti kişiden kişiye değişmekle birlikte, eklem içi kanamalar, deride kendiliğinden oluşan morluklar, hafif yaralanmada uzun süren artmış kanama belirtileri görülür. Tedavide gerekli kan ve kan ürünleri verilir.
Hemofili hastaları cerrahi tedavi geçireceklerinde dikkatli ön hazırlık yapılmalıdır. Korunmada en önemli nokta, yaralanmalardan kaçınmaktır.
c) Süreğen kan hastalıklarından korunma
Bu hastalıkların bir çoğu ailesel geçiş göstermektedir. Ailesel geçen süreğen kan hastalıklarında genetik danışmanlık ve doğum öncesi tanı son derece önemlidir. Genetik geçişlerin tipine göre özellikleri birbiriden farklıdır.
Ailenizde ya da sizde bu hastalıklardan biri varsa ya da taşıyıcı iseniz, bebek sahibi olmadan önce mutlaka bu konuda uzman kişilerden genetik danışmanlık almalısınız.
5-. SÜREĞEN KALP HASTALIKLARI
A- Çocuklarda Görülen Kalp Hastalıkları
Çocuklarda görülen kalp hastalıkları doğuştan veya sonradan kazanılmış olabilir. Doğuştan kalp hastalıklarının bir kısmı kalbin gelişimi esnasında oluşan yapısal bozukluklardan kaynaklanır. Bu bozukluklar kalbin odacıkları arasındaki küçük bir delik şeklinde olabileceği gibi, kalbin bir ya da daha fazla odacığının veya kapakçığın olmaması gibi daha büyük yapısal bozukluklar da olabilir. Çocuklarda görülen kalp hastalıklarının bir kısmı ise kalbin ritmindeki bozukluklardan köken alır.
Doğuştan kalp hastalıkları arasında "patent ductus arteriosis", "atrial septal defekt" ve "ventriküler septal defekt" sayılabilir. Çocukluk çağında görülen kazanılmış kalp hastalıklarına Kawasaki hastalığı, romatizmal ateş ve enfektif endokardit örnek verilebilir. Son yıllarda doğuştan kalp hastalığı olan çocukların tedavisinde önemli gelişmeler yaşanmıştır. Tanı ve cerrahi tedavide yaşanan gelişmeler sayesinde doğuştan kalp hastalığı olan bu çocuklar aktif bir yaşam sürebilmektedirler.
a) Çocuklarda Kalp Hastalıklarının Belirtileri
Ciddi kalp hastalıkları genellikle doğumdan sonraki ilk birkaç ay içinde belirti verir. Bazı bebeklerde doğumdan hemen sonra morarma veya düşük kan basıncı görülebilir. Bazı çocuklarda ise solunum sıkıntısı, beslenme güçlükleri veya kilo alamama görülür. Küçük bozukluklar bir belirtiye neden olmayabilir. Çocuklarda saptanan üfürümlerin bir kısmı kalpteki bozukluklara bağlı olabilir.
b) Tedavi ve Öneriler
Düzenli tıbbi muayene bütün çocuklarda olduğu gibi doğuştan kalp hastalığı olanlarda da önemlidir. Bu çocuklar birçok çocukluk çağı hastalıklarını normal çocuklar gibi geçirirler. Aşıları da diğer çocuklara önerilen zamanlarda ve dozlarda yapılır. Ancak ek aşılar önerilebilir.
Düzenli olarak doktor kontrolü gerektiğini unutmayın. Bu kontroller çocuğunuzun gösterdiği gelişmeyi takip etmek için de gereklidir.
Doğuştan kalp hastalığı olan birçok çocuk aktif bir yaşam sürebilir. Çocuğun yapmaktan hoşlanacağı ve kalp sağlığı için gerekli olan egzersizler konusunda uzman kişilerden öneriler alınmalıdır. Bazı özel durumlarda ise çocuğun bazı ağır aktivitelerden kaçınması önerilebilir.
B- Yetişkinlerde Görülen Kalp Hastalıkları
Kalp-damar hastalıklarının temel bileşenleri olan kalp hastalıkları ve felç, gelişmiş ülkelerde ölümlerin ve özürlülüğün en sık görülen sebepleridir. Bu hastalıklar sadece hastaları değil aileleri ve tüm toplumu etkilemektedir. Toplumun bilinçlendirilmesi ve yaşam tarzında yapılacak değişiklikler, bu hastalıkların neden olduğu özürlülüğü azaltmada önemlidir.
Kan kolesterolü ve kan basıncı yüksekliği kalp-damar hastalıkları için en önemli risk faktörleridir. Bu nedenle kan basıncınızı düzenli olarak kontrol ettiriniz.
Kan kolesterol düzeyinde %10’ luk bir azalma, kalp damarlarında hastalık riskini %35 azaltabilir. Bazı koruyucu ilaçlar başlanabilir.
Kalp hastalıkları için diğer önemli risk faktörleri ise; şeker hastalığı, sigara kullanımı, fiziksel aktivite eksikliği, yanlış beslenme alışkanlıkları ve şişmanlıktır.
Ailenizden birine veya size kalp hastalığı ve felç riskini azaltmak için yaşam tarzınız ile ilgili değişiklikler önerildiğinde, bunları uygulamakta zorlanabilirsiniz, ancak yapmanız gerektiğini unutmayınız.
a) Kalp hastalığı riskini azaltan faktörler
b) Ailenizden biri kalp hastalığı geçirdiğinde yapmanız gerekenler
Başlıca belirtileri göğüs ağrısı, vücudun üst kısmında diğer bölümlerde rahatsızlık, nefes darlığı, soğuk terleme, bulantıdır.
6- HİPERTANSİYON (YÜKSEK TANSİYON)
Kan dolaşımının sağlanması için bir basınç gereklidir. Bu basıncın normalden fazla olmasına hipertansiyon (yüksek tansiyon) denir. Kan basıncı ölçülürken 2 kan basıncı değerine bakılır:
Büyük tansiyon (sistolik kan basıncı)
Küçük tansiyon (diyastolik kan basıncı)
Kalbin kasılması sırasında ölçülen kan basıncı, büyük tansiyon, kalbin gevşemesi esnasında ölçülen kan basıncı ise küçük tansiyondur. Hem büyük tansiyon hem de küçük tansiyonun normalden fazla olması hipertansiyon'dur. Hipertansiyon tanısı için büyük ve küçük tansiyondan birisinin normalden yüksek olması yeterlidir. Genel olarak, sistolik kan basıncının (büyük tansiyon) 14 cm Hg diyastolik kan basıncının (küçük tansiyon) 9 cm Hg'dan yüksek olması hipertansiyon olarak kabul edilir.
a) Hipertansiyonun Belirtileri
Hipertansiyonun başlıca belirtileri; baş ağrısı, çarpıntı, nefes darlığı, yorgunluk, burun kanaması, yol yürüme ve merdiven çıkmada zorlanma, bazen çok sık idrara çıkma, gece uyurken uykudan kalkıp idrar yapma ve bacaklarda şişliktir. Kan basıncının çok yükseldiği durumlarda, çift görme, dilde peltekleşme, yüzde veya vücutta karıncalanma olabilir. Bu belirtilerin hiçbirisi hipertansiyona özgü değildir, başka hastalıklarda da izlenebilir.
Tansiyon yüksekliği olan birçok insan bunun farkında olmayabilir. Tansiyon yüksekliğini saptamanın tek yolu kan basıncınızı kontrol ettirmenizdir. Tek bir yüksek değer tansiyon yüksekliği hastalığınız olduğu anlamına gelmez, ancak önemli bir uyarıdır.
b) Risk Taşıyanlar
c) Öneriler
Tansiyon yüksekliği ömür boyu süren bir hastalıktır, ancak kontrol altına alınabilir.
Tansiyon yüksekliğinin kontrol altına alınması felç, kalp krizi, kalp yetmezliği ve böbrek hastalığı riskini azaltmaktadır. Ailenizde veya sizde tansiyon yüksekliği saptanırsa doktorunuz ile en uygun tedaviyi belirleyebilirsiz.
Düzenli olarak kan basıncınızı kontrol ettirin. Daha iyisi, kendi kan basıncınızı ölçmeyi öğrenin ve olanağınız varsa bir tansiyon aleti ve steteskop alın. Böylece beyaz önlük hipertansiyonu adı verilen hastaların beyaz önlüklü bir kişi görünce tansiyonlarının yükselmesi durumu önlenmiş olacaktır.
Ölçülen kan basıncı değerlerini tarih ve saat yazarak kaydetmeyi alışkanlık haline getirin ve doktora giderken yanınızda götürün.
7- SÜREĞEN ONKOLOJİK HASTALIKLAR (KANSERLER)
Vücudumuzun temel yapıtaşı hücrelerdir. Hücreler, kontrollü ve dengeli bir şekilde çoğalarak normal büyüme ve gelişmeyi sağlarlar.
Vücudun herhangi bir yerindeki hücrelerin kontrolsüz bir şekilde çoğalması sonucunda bir şişlik oluşur, buna tümör denir. Ancak her şişlik tümör değildir unutmayınız.
Tümörler iyi huylu (selim ya da benign) veya kötü huylu (habis ya da malign) olabilir. İyi huylu tümörler köken aldıkları bölgeyle sınırlıdırlar, diğer bölgelere yayılım yapamazlar. Kötü huylu tümörler ise köken aldıkları bölgede büyürler, ayrıca komşu dokulara ve uzak organlara yayılabilirler. Gittikleri yerlerde tümör kolonileri oluşturur ve büyümeye devam ederler. Kanserin bu şekilde vücudun diğer bölgelerine yayılması olayına metastaz adı verilir.
Tüm tümörler kanser değildir. Kötü huylu tümörlere kanser denir. Kanser olmayan tümörler metastaz yapmaz ve çok seyrek görülen istisnalar dışında yaşamsal tehlike oluşturmazlar.
Kanserler oluşmaya başladıkları organ ve mikroskop altındaki görünüşlerine göre sınışandırılırlar. Farklı tipteki kanserler, farklı hızlarda büyürler, farklı yayılma biçimleri gösterirler ve farklı tedavilere cevap verirler. Bu nedenle kanser hastalarının tedavisinde var olan kanser türüne göre farklı tedaviler uygulanır.
a) Kanser oluşumunda etkili faktörler
Kanser oluşumuna neden olan çeşitli risk faktörleri vardır:
Belli yaş ve özelliği olan gruplarda muhtemel kanserlerin erken tanısı için tarama gereklidir.
Aşağıda bazı kanser türleri için önerilen tarama testlerine örnekler verilmiştir.
Organ | Önerilen tarama testleri |
Meme | Meme muayenesi, meme grafisi (mamografi). |
Rahim ağzı (Servikal) | Rahim ağzı sürüntüsü (servikal smear). |
Bağırsak (Kolorektal) | Dışkıda gizli kan, bağırsak incelemesi (sigmoidoskopi ya da kolonoskopi.) |
Akciğer Yumurtalık (over) Prostat | Balgam incelemesi, akciğer grafisi. |
Detaylı muayene, ultrason, kan tahlili. | Detaylı muayene, kan tahlili |
Kanserlerin büyük bir çoğunluğunda erken tanı hayat kurtarır. Kanserlerin genel belirtileri olan çok miktarda ani kilo kaybı, uzun süreli iştahsızlık, halsizlik ve kemik ağrıları, vücutta ani beliren ya da büyüyen kitleler, nedeni açıklanamayan ateş vb. durumlarda, mutlaka ileri tetkikler için doktora başvurmalısınız.
Erken tanı ile tümör çok fazla büyümeden ve belki de çevredeki hayati bölgelere baskı yaparak etki göstermeden önce cerrahi olarak çıkarılması sağlanmış olur. Bunun yanında diğer doku ve organlara yayılmadan önce uygun tedavilerle, tam iyileşme (kür) şansı yakalanabilir. Özellikle belirli yaştan sonra kadınlar meme, rahim ağzı kanseri, erkekler ise prostat kanseri için önerilen tarama testlerini yaptırmalıdırlar.
Gerekli tetkikler yapılıp, kanser olduğu şüphesi düşünülüyorsa, onkoloji merkezlerine sevk edilerek tedavi olabilirsiniz.
b) Tedavi
Kanser tedavisinde üç ana tedavi şekli vardır:
1. Cerrahi tedavi 2. Işın tedavisi (Radyoterapi) 3. İlaç tedavisi (Kemoterapi)
Bu tedavi şekilleri kanser tipine göre tek başına veya birlikte kullanılabilir.
Işın tedavisi (Radyoterapi) Yüksek enerjili x-ışınları ile tedavi demektir. Işın uygulaması hücreleri öldürebilir veya çoğalmalarını önleyebilir. Tedavi sırasında hastaya ağrı vermez. Cilt hassas olacağından tedavi sırasında sabun veya losyon kullanılmamalıdır.
İlaç tedavisi (Kemoterapi) Kemoterapi kansere karşı ilaçla tedavi demektir. Bu ilaçlar iğne olarak yapılabilir, bir kısmı ağızdan (tablet, kapsül, şurup veya süspansiyon şeklinde) alınabilir. Kemoterapi ilaçları iğne olarak en sık damardan, bazen kalçadan ve cilt altına yapılabilir. İlaçlar, kana karıştıktan sonra hızla çoğalan kanser hücrelerinin büyüme ve çoğalmasını engeller ve sonunda yok olmasını sağlarlar. Kan ser ilaçları, kanser hücreleri dışında hızla çoğalan, sindirim sistemi, kemik iliği, saç kökleri gibi diğer hücreleri de etkiler ve bazı yan etkilere neden olurlar.
c) Kanser tedavisinde görülen yan etkiler ve alınacak önlemler
Yan etkilerin şiddeti ve tipi, kişiye ve tedaviye göre değişir. Bu yan etkilerin çoğu geçicidir. Sık ve erken yan etkiler bulantı, kusma, enjeksiyon yerinde ağrı ve yanmadır. Sık görülen geç yan etkiler; saç dökülmesi, ağızda yanma ve yaralar, kabızlık, kemik iliğinde kan hücrelerinin yapımında bozulmadır.
Daha az görülen erken yan etkiler; alerjik reaksiyonlar (kaşıntı, döküntü, göz kapaklarında, elde ve ayakta şişlik, nefes almakta zorluk), damar dışına ilaçların sızmasıdır. Sarılık, hemorajik sistit (mesanede ilaçların yaptığı zarara bağlı olarak idrarın kanlı gelmesi), sinir sistemi bozuklukları (dalgınlık, yorgunluk, iletişim bozukluğu) nadir görülen geç yan etkilerdendir.
Kanser tedavisinde ilacın yan etkilerini azaltmak için bazı uygulamalar yapılabilir.
Tedaviden önce başlanıp, 1 hafta boyunca bol sıvı alımı, meyve suları, sebze ve kepekli gıdalar ile ortaya çıkabilecek kabızlık sorunu giderilebilir.
Bazı ilaçlar verilerek bulantı ve kusma engellenebilirse de maalesef çoğunlukla tam önlemek olası değildir.
Doktorunuzun önerisi ile yarım bardak süt ve her ilaçla beraber 1-2 kaşık antiasid alınarak midede meydana gelebilecek ekşime ve ağrı giderilebilir.
Ağızda oluşan yaralar için önleyici özel bir diyet yoktur. Ağız sağlığına dikkat edilmeli ve özel gargaralar kullanılmalıdır.
Saç dökülmesi, kullanılan ilaçlara göre değişik derecelerde olabilir. Önlemek mümkün değildir, ancak tekrar saçlar çıkar. Yeni çıkan saçların renk ve yapısı farklı olabilir.
Enjeksiyon yerinde bazı ilaçların sızmasına bağlı doku yanıkları, enjeksiyon yerinde ağrı, şişlik, kızarıklık olabilir. Böyle bir durum doktora bildirilerek uygun tedavi yapılmalıdır.
Mesanede kanama, ilaç verildikten hemen sonra veya haftalar, aylar sonra da olabilir. Mesanede ilaç bırakmamak için bol sıvı alınmalıdır. Pembe veya kanlı idrar görüldüğünde hemen doktora bildirilmelidir.
Bazı ilaçlar güneşe duyarlılığı arttırabilir. Koruyucu losyonlar kullanılmalıdır.
Kanser bulaşıcı bir hastalık olmadığından kanser tanısı almış bir hastanın kanseri bulaştırma riski yoktur. Ancak gerek hastalığı, gerekse de tedavisi nedeniyle bağışıklık sistemi zayışamış olduğundan, başkalarından kolaylıkla mikrop kapabilir ve ağır ateşli hastalık geçirebilir.
Kanserli hastalar aksıran, öksüren kişilerden, kalabalık, kirli ortamlardan uzak tutulmalıdır.
Kanser hastaları tedavileri sırasında bazı kurallara uymalıdırlar.
Kanser ve kanser tedavisi sırasında hastanın enfeksiyon riski yüksektir. Sağlıklı bir kişide önemli bir hastalık oluşturmayan mikroplar, kanserli bireylerde çok ağır ateşli hastalığa neden olabilir. Temizlik kurallarına uyarak bu risk azaltılabilir.
Toplumda Sık Görülen Kanserler
A- Kan Kanserleri (Lösemiler)
Kan kanserleri çeşitli akyuvar hücrelerinin üretildiği dokuları etkileyen bir hastalıktır. Çocukluk çağı kanserlerinin büyük bölümünü kan kanserleri oluşturur. Ani başlangıçlı ve uzun süreli tipleri vardır. Özellikleri ve klinik seyirleri kan kanserinin tipine göre farklılıklar gösterir.
a) Risk faktörleri
b) Riski azaltan önlemler
c) Uyarıcı belirtiler
Uyarıcı belirtilerin varlığında acilen doktora başvurmalı ve tam kan sayımı yaptırmalısınız. Doktorunuz gerekli görürse kemik iliği incelemesi yapılabilir.
d) Tedavi
Kan kanserlerinde tedavi dalağın ışınlanması ve/veya ilaç tedavisinden oluşur. Ayakta uygulanabilmesi ve daha ekonomik olması nedeni ile ilaç tedavisi günümüzde daha yaygındır. Tedavide değişik ilaçlar kullanılır. Tedavinin başarısı bazı laboratuar değerlerine, cinsiyete, yaşa ve löseminin tipine göre değişiklik gösterir.
B- Lenfomalar
Lenfomalar vücudumuzdaki bağışıklık sisteminde doğal olarak bulunan hücrelerden gelişir. Hodgkin Hastalığı ve Hodgkin dışı Lenfomalar olmak üzere iki tipi vardır.
a) Risk faktörleri
b) Riski azaltan faktörler
c) Uyarıcı belirtiler
Uyarıcı belirtilerin varlığında acilen doktora başvurulmalıdır. Tanı için fizik muayene, ultrasonografi, karın içi ve göğüs bölgesi tomografisi gibi tetkikler yapılır.
d) Tedavi
Vücutta Kitle Oluşumu İle Kendini Gösteren Kanserler
C- Akciğer Kanseri
Görülme sıklığı giderek artan ve akciğerde kitle oluşumu ile ortaya çıkan kanserlerdir. Akciğer kanseri lenf bezlerine, karaciğere, kemik ve beyine yayılım gösterebilir.
a) Risk faktörleri
Büyük çoğunluğu (%80-90) sigara içimi ile ilişkilidir. Sigara dışında radyasyon, hava kirliliği, çeşitli kimyasal ajanların solunması riski arttırmaktadır.
b) Riski azaltan faktörler
c) Uyarıcı belirtiler
d) Erken tanı
Uyarıcı belirtilerin varlığında acilen doktora başvurmalısınız.
Tanı için balgam incelemesi, solunum yollarının incelenmesi (bronkoskopi), tomografi, biyopsi yapılır.
e) Tedavi
Tedavi yaklaşımları farklıdır. Bazılarında cerrahi tedavi yapılırken bazılarında radyoterapi ve ilaç tedavisi kullanılmaktadır.
D- Bağırsak (Kolon) Kanseri
Bağırsaklarda gelişen kanserlerdir. Genellikle bağırsağın son kısmında daha sık görülürler.
a) Risk faktörleri
Kırmızı et tüketiminin azaltılması, lişi ve posalı (sebze, meyve, kepekli ekmek vb.) diyetle beslenme, riski azaltan faktörler arasındadır.
b) Uyarıcı belirtiler
c) Erken tanı
Bağırsak kanseri yavaş büyüyen bir kanserdir ve tarama testleri ile önlenebilmektedir. Riskli gruptaki bireylerde tarama amaçlı ve şüphelenilen vakalara dışkıda gizli kan, radyolojik incelemeler ve bağırsak incelemesi, gerekirse biyopsi yapılarak tanı konur.
d) Tedavi
Tedavisi esas olarak hastalıklı bölgenin (tümörün) çıkarılmasıdır. Gerekli durumlarda ilaç tedavisi de verilmektedir.
E- Prostat Kanseri
Erkek üreme sisteminde, prostatta görülen kötü huylu değişikliklerdir. Erkeklerde en sık görülen kanser tiplerindendir.
a) Risk faktörleri
b) Uyarıcı belirtiler
c) Erken tanı
Prostat kanseri genellikle ileri aşamalara kadar bulgu vermez. İyi bir doktor muayenesi ve kanda tümör belirleyicilerine bakılması ile genellikle bulgu vermeden önce erken evrelerde tanısı konulabilir.
d) Tedavi
Cerrahi olarak prostatın çıkarılması, ilaç tedavisi ve radyoterapi gibi tedavi yaklaşımları kullanılır.
F- Meme Kanseri
Meme, süt bezleri ve burada üretilen sütü meme başına taşıyan kanallardan oluşur. Bu süt bezleri ve kanalları döşeyen hücrelerin, kontrol dışı olarak çoğalmaları ve vücudun çeşitli yerlerine giderek çoğalmaya devam etmelerine meme kanseri denir.
a) Risk faktörleri
b) Riski azaltan önlemler
c) Uyarıcı belirtiler
Meme kanserinin en yaygın belirtisi ağrısız bir kitlenin hissedilmesidir. Ancak, hastaların %10 kadarı, kitle olmaksızın ağrı hissetmektedir. Meme kanserinin daha seyrek görülen belirtileri arasında, göğüste oluşan geçici olmayan değişimler (örneğin ciltte kalınlaşma, şişlikler, deride tahriş ya da bozulmalar ve anlık akıntılar, meme ucunun hassaslaşması ya da içe dönmesi de dahil olmak üzere meme ucu belirtileri).
d) Erken tanı
Erken aşamadaki meme kanseri tipik olarak hiç bir belirti göstermez. Bu nedenle, kadınların meme kanserinin erken tanısı için önerilen kontrol programlarını uygulamaları çok önemlidir.
Kendi kendine yapılan ve doktor tarafından yapılan kontroller, meme grafileri erken tanı için önerilen yaklaşımlardır.
e) Kendi Kendine Meme Muayenesi
Her bilinçli kadın kendi kendine meme muayenesi yapmayı öğrenmeli ve bu muayeneyi düzenli olarak yapmayı alışkanlık haline getirmelidir. Memedeki kitlelerin %80'i, bu kitleler iyi huylu olsun, kötü huylu olsun, kadınların kendisi tarafından ya tesadüfen, ya da kendi kendine meme muayenesinde keşfedilmektedir. Tesadüfen keşfedilen kitleler genellikle çok büyük kitleler olmakta, aksine, usulüne uygun olarak yapılan bir kendi kendine meme muayenesinde daha ufak çaptaki kitleleri ve ek olarak meme kanserine işaret edebilecek bazı bulguları keşfetme imkanı doğmaktadır.
Kendi kendine meme muayenesinin yapılma zamanı;
Kendi kendine meme muayenesi ideal olarak adet döngüsünün 5.-7. günleri arasında, ayda bir kez yapılmalıdır.
Adet kanamasının başlamasıyla birlikte kanda östrojen ve progesteron hormonlarının etkinlikleri nispeten azalır ve meme dokusunu incelemek kolaylaşır. Yukarıda belirtilen günler dışında ve özellikle de adet kanamasına yakın yapılan meme muayenelerinde bu hormonların etkisiyle memeler dolgun ve bastırmakla ağrılı olurlar.
Bu da kendi kendine muayenenin etkinliğini önemli derecede azaltır.
Menopoz döneminde olan ve adet görmeyen kadınlar ise her ayın kendi belirledikleri bir gününde bu muayeneyi yapabilirler. Menopoz döneminde kullandıkları hormon ilaçları nedeniyle düzenli olarak adet görmeye devam eden kadınlar da yine bu muayeneyi adet döngüsünün 5.-7. günleri arasında yapmalıdırlar.
Kendi kendine meme muayenesinin yapılma şekli
1-Gözle değerlendirme ;
Kendi kendine meme muayenesinin ilk basamağı memelerin gözle değerlendirilmesidir. İyi aydınlatılmış bir odada üstünüzü çıkarıp ayna karşısına geçerek meme muayenenize başlayın:

Şekil 1 Şekil 2 Şekil 3 Şekil 4
Elleriniz kalçalarınızdayken (şekil 1), avuçlarınızı önde sıkarken, kollarınız yanlarda serbest sallanır durumdayken, elleriniz havadayken (şekil 2) ve vücut öne serbestçe eğilmiş durumdayken, toplam beş ayrı pozisyonda her iki memenizi aynada iyice inceleyin.
Bu incelemenin toplam beş ayrı pozisyonda yapılmasının amacı, meme dokusunun arkasında kalan kasların çeşitli pozisyonlarda farklı şekilde kasılmasının ve böylece meme dokusundaki muhtemel habis oluşumların gözle görülebilir hale gelmesinin sağlanmasıdır. Memedeki habis kitleler, çoğu durumda memeye sabit bir duruş kazandıran bağların ve meme arkasındaki kasların işlevlerini bozar ve bu durum memeye çeşitli pozisyonlar verilerek belirgin hale getirilebilir.
Dikkat edilmesi gerekenler;
Gözle değerlendirmede memelerinizde belirgin şişlik, meme cildinde içe doğru çekilme alanları, renk değişiklikleri, kızarıklık, yüzeydeki damarlarda önceden varolmayan bir belirginleşme hali, ciltte "portakal kabuğu" manzarası (cilt yüzeyinde lenf kanalı tıkanıklıklarına bağlı olarak portakal kabuğu görünümünü andıran değişiklikler) gibi bulgular arayın. Özellikle bir pozisyondan diğerine geçişte bazı değişiklikler be-lirginleşebilir.
Aynada memelerinizden birinin diğerine göre daha farklı bir boyutta olduğunu fark ederseniz endişeye kapılmayın. Başka bir bulgunun yokluğunda bu, yapısal normal bir durum olarak kabul edilir.
Meme ucunun içe doğru çekilmesi, tümüyle içe gömülmesi, meme başında şekil ve renk değişiklikleri aramanız gereken diğer bulgulardır. Meme uçlarınız önceden beri içe dönükse bu yapısal bir durumdur, önemli olan böyle bir değişikliğin yeni ortaya çıkmış olup olmamasıdır. Bir pozisyondan diğerine geçişte içe gömülen veya dışarı taşan meme başı normal dışı bir durumun habercisi olabilir.
Yukarıdaki görsel değişikliklerin varlığı memelerinizde normal dışı bir durumun varlığını göstermemekle beraber, doktora başvurulmasını gerektiren durumlardır.
Memelerin gözle değerlendirilmesi sonrasında sıra elle değerlendirmeye gelir. Bu aşamada öncelikle hem yatar pozisyonda hem de ayaktayken elle değerlendirmede kullanacağınız muayene usulleri konusunda bilgi sahibi olmalısınız.
2- Elle değerlendirme
Elle değerlendirmede meme dokusunda normalde varolan meme dokusu ile olmaması gereken bir dokunun ayrımı önemlidir. Elle değerlendirmede meme dokusu asla baş ve işaret parmağı arasında sıkılmamalı, elin baş ve serçe parmakları dışında kalan üç parmağı meme dokusu üzerine yerleştirilerek tarama parmakların hassas olan iç yüzeyleriyle dokuyu hissederek yapılmalıdır (şekil 3).
Meme dokusunun tümüyle taranması, memenin koltukaltından göğüs kemiğine, köprücük kemiğinden memenin alt sınırına kadar tüm alanların dikkatlice hissedilerek taranması demektir. Bu amaca yönelik olarak aşağıdaki şekilde gördüğünüz gibi, parmak uçlarınızı meme üzerinden kaldırmadan, memenin tamamını ya daireler çizerek, ya yukarıdan aşağı-aşağıdan yukarı tarayarak ya da merkezden dışa tarayarak değerlendirebilirsiniz. Çoğu kadına yukarıdan aşağı-aşağıdan yukarı tarama daha kolay gelir. Siz de deneyerek kendiniz hangi yöntemin daha kolay geldiğini bulabilirsiniz.
Muayeneyi yaparken parmaklarınızı yalnızca cilt üzerinde kaydırmanız bulgu vermez. Her memede her taramayı toplam üç kez hafif, orta ve şiddetlice bastırarak tekrarlayın (şekil4)
Elinize gelenlerin anlamı;
Meme dokunuzu baş parmak ve işaret parmaklarınız arasında sıkıştırarak incelemeyi denediğinizde elinize büyükçe kitleler gelecektir. Bu "kitleler" normal meme dokunuzdur. Kendi kendine meme muayenesinde amaç, bu kitleler arasında yer alan normal dışı tümöral yapıların saptanmasıdır. Bu tür yapıları saptadığınızda vakit geçirmeden doktora başvurmalısınız.
Doktora başvurulması gereken durumlar;
Memede ele gelen her kitle, mutlaka doktor tarafından ileri incelemelerle değerlendirilmelidir. Gözle muayene aşamasında bir sorun olduğunu düşünürseniz, meme ucundan sıvı geldiğinde ve/veya elinize kitle geldiğini fark ettiğinizde gecikmeden doktora başvurulmalıdır.
Memedeki kitlelerin % 80'i kadın tarafından yapılan aylık muayenede saptandığı unutulmamalıdır.
f) Tedavi
Tedavi kararı alınırken, kanserin aşaması, hastanın yaşı, diğer sağlık problemleri, önerilen tedavilerin riskleri ve getirecekleri yararlar göz önünde tutulur. Meme kanseri tanısı konmuş kadınların hemen hepsi göğüs ameliyatı geçirirler. Ameliyat sonrası bu tedaviyi tamamlamak amacıyla ışın tedavisi, ilaç tedavisi, hormon tedavisi gibi bugün standartlaşmış olan kanser tedavilerinden biri ya da birkaçı uygulanır.
8. SÜREĞEN SOLUNUM HASTALIKLARI
Süreğen solunum hastalıkları, akciğerler ve havayollarında devamlılık gösteren hastalıklardır.
A- Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH):
Bu terim pulmoner amfizem hastalığından, kronik bronşite kadar uzanan geniş bir hastalık grubunu kapsamaktadır.
1- Pulmoner Amfizem: Akciğerlerin uç kısmındaki alveol adı verilen yapıların duvarlarının yıkımı ile birlikte, gaz değişiminin meydana geldiği hava boşluklarının sürekli genişlemesi ve dolayısıyla akciğerlerin sürekli havayla dolmasıdır.
Pulmoner amfizemin en önemli nedeni sigaradır.
Diğer nedenleri; hava kirliliği, kalıtsal ya da akciğerlerdeki bazı enzimlerin eksikliği ya da fazlalığıdır.
2- Kronik Bronşit: Akciğerlerde aşırı balgam yapımı sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Kronik Bronşit 40 yaşın üstünde, erkeklerde ve sigara kullanan kişilerde yaygındır. Mesleki ve çevresel faktörlerin yanında kötü yaşam koşulları gibi nedenler hastalığın gelişiminde rol oynamaktadır. Balgam başlangıçta büyük havayollarında başlar ve genellikle tıkanma meydana gelmez, hastalık ilerledikçe küçük havayollarında da aşırı balgam üretilir ve tıkanma meydana gelir. KOAH giderek artan bir halk sağlığı sorunu olup, tedavi edilmezse hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde etkiler, hatta ölümlere neden olabilir.
a) Belirtileri
En erken belirtisi birbirini izleyen iki yıl, en az 3’er ay süren uzun süreli öksürük ve aşırı balgam çıkarmaktır. Eğer benzer şikayetleriniz varsa hemen bir göğüs hastalıkları uzmanına başvurunuz.
Omuzlar yuvarlak ve yukarı kalkmış pozisyondadır, baş öne doğrudur.
b) Tedavi ve Öneriler
1- Eğitim: Hastalık devamlılık gösterdiği için, hastanın ve ailesinin hastalık hakkında bilgi sahibi olmaları ve uygulanan tedavinin amaçla rını bilmeleri, tedavinin önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Özellikle hastalığı artırabilecek faktörlerin, beslenme, sigaranın bırakılması ve gerekiyorsa yardımcı solunum aletlerinin kullanımı ve bakımı hakkında bilgi verilmesi gerekir. Hastanın hastalığı hakkında bilgi sahibi olması, sinirlilik duygusunun azalmasına ve daha rahat yaşamasına yardımcı olur.
6- Oksijen tedavisi: İhtiyacı olan hastalara oksijen tedavisi verilir.
B- Kistik Fibrozis:
Kistik fibrozis, kalıtsal (ailevi geçiş gösteren) bir hastalıktır. Doğumdan itibaren birden çok organı etkileyerek bu organlarda fonksiyon bozukluklarına yol açar. Kistik fibroziste etkilenen organlar; akciğer, pankreas, bağırsak, ter bezleri gibi dış salgı bezlerinin en çok bulunduğu organlardır. Normalde dış salgı bezlerinin ince ve akışkan salgısı vardır. Bu salgılar ile akciğerlerin temiz ve sağlam kalması sağlanır, yabancı cisimler, mikroplar ve aşırı balgamlar bu akıcı salgı ile atılabilirler. Kistik fibrozisli hastalarda ise bu salgılar sertleşir ve akıcı özelliğini kaybederler.
a) Nedenleri
Anne ve babası bu hastalığı taşıyan bir bebekte hastalığın ortaya çıkması için hem anne hem de babanın hasta geni bir araya gelmelidir. Çocuk doğumdan itibaren hastadır. Hastanın öksürüğü ile yakın temas ve hasta ile birlikte olmanın sakıncası yoktur.
Hastalık bulaşıcı değildir. Hastalık, anne karnında anne ve babadan gelecek genlerle kazanılır. Doğumdan sonra kazanılmaz.
b) Belirtileri
Akciğer ile ilgili olanlar:
Mide ve bağırsakla ilgili olanlar:
c) Tedavi
Kistik fibrozisli hastalarda balgam yapışkan olup, akışkanlığı önemli ölçüde azalmıştır. Bu salgılar tarafından tutulan toz ve mikroplar, salgıların yapışkan olması nedeniyle hücreler tarafından kolaylıkla temizlenemezler. Atılamayan balgam küçük havayollarında tıkaçlar oluşturur. Solunum yollarında kalan mikroplar çoğalarak akciğerde enfeksiyonu oluşturur.
Kistik fibrozisli çocuğun tedavisi ömür boyu devam edecektir. Tedavi bir ekip işidir ve ekibin içinde aile en önemli rolü üstlenir.
Kistik fibrozisli hastalarda en önemli sorunlar solunum sistemi ile yani akciğerlerle ilgili sorunlardır. Fizyoterapi ile balgamın solunum yollarından temizlenmesi, enfeksiyonları önleyerek akciğerlerdeki hasarın oluşmasını engeller ve geciktirir.
Hemen tüm hastalarda görülen solunum sistemine ait problemler, hastaların yaşam kalitesini ve süresini önemli ölçüde etkiler.
d) Öneriler
Bu çocukların yeterli vitamin almaları ve mamalarına tuz ilave edilmesi gerekebilir. Bu konuda doktorunuz ve beslenme uzmanınızdan gerekli yardımı alınız.
C- Astım
Astım, akciğerlerde meydana gelen devamlılık gösteren bir rahatsızlık olup, iki farklı boyutu vardır:
a) Belirtileri
Tedavi edilmediği takdirde, astım uzun vadede akciğer işlevlerinin kaybına sebep olabilmektedir.
b) Tedavi
Günümüzde astım tedavisi, inşamasyonu ve havayollarının çok fazla daralmasını önlemek üzerine odaklanmaktadır. Yani, atakları başlamadan durdurabilmek hedeşenmektedir.
Göğüs hastalıkları uzmanları hastanın durumunu göz önüne alarak gerekli tedaviyi önerecektir. Düzenli izleme, tetikleyici faktörlerin anlaşılması ve doktorunuzla iletişim kurma, astımın kontrol altına alınmasını sağlayacak ve sağlıklı nefes almanıza yardımcı olacaktır.
Astım tedavisinde kullanılan ilaçların iki türü vardır:
Tüm hastalarda yakınmalar başladığı anda hemen alınacak şikayet giderici (rahatlatıcı) ilaçlar (kısa ve uzun etkili bronkodilatörler).
Hastaların çoğunda gerekli olan, yeni krizlerin gelmesini önleyen havayolları çevresindeki iltihabı tedavi eden koruyucu ilaçlar (anti-enflamatuarlar).
Size uygun tedavi yönteminin belirlenebilmesi için doktorunuza danışın ve düzenli olarak kontrollerinize gidin.
Fizyoterapistinizin kontrolü altında, yavaş yavaş başlayarak 30 dakikaya ulaşan sürelerle egzersiz yapmaya çalışın. Bu, evinizin çevresinde bir yürüyüş veya havuzda biraz yüzmek kadar basit bir egzersiz olabilir.
Egzersiz konusunda en önemli husus, onu hayatınızın bir parçası haline getirmektir. En iyisi haftada 3-4 gün düzenli ve bilinçli egzersiz yapmanızdır.
c) Öneriler
Astım belirtilerinizin alevlenmesine yol açan birtakım tetikleyiciler vardır. Bunların arasında alerjiler, enfeksiyonlar ve eviniz veya ofisinizde maruz kalabileceğiniz kuvvetli koku veya buharlar olabilir. Herhangi bir tetikleyiciye maruz kalıp tepki verdiğiniz zaman, hava yollarınız diğer tetikleyicilere karşı daha da hassaslaşır. Belirtileriniz kuvvetli olmadığı zamanlarda bile hava yollarınız iltihaplı kalabilir.
Astımınızı sürekli olarak kontrol altında tutmanız önemlidir. Astım tetikleyicilerinin tümünden kurtulmak mümkün olmayabilir. Yine de, onları ev ve iş ortamınızda olabildiğince kendinizden uzak tutmalısınız.
Bu sayede, çok daha az astım semptomu veya nöbeti geçirerek daha sağlıklı bir yaşam sürebilirsiniz.
Sigara
Toz Böcekleri
Ev Hayvanları
Bazı insanlar tüylü hayvanların derilerinden dökülen maddeler veya kurumuş tükürüğe karşı alerjik olabilmektedir. Eğer sizin için de durum böyle ise;
Hamamböcekleri
Ev Küfü
Duman, Kuvvetli Kokular ve Spreyler
Polen veya Açık Hava Küşeri
Alerji mevsimi başlamadan önce astım tedavinizde herhangi bir ayarlama gerekip gerekmediği konusunda doktorunuza danışın.
Astımınız olsa da aktif bir yaşam sürebilirsiniz.
Soğuk Algınlığı ve Enfeksiyonlar
Soğuk algınlığı ve enfeksiyonlar astımınızı tetikliyorsa, kendinizi hasta hissettiğiniz zamanlarda nasıl bir tedavi planı uygulamanız gerektiği konusunda doktorunuz ile görüşün. Ayrıca aşağıdakileri deneyebilirisiniz:
Hava
9-. DİĞER SÜREĞEN HASTALIKLAR
A- Bulaşıcı Sarılık
Bulaşıcı sarılık veya tıp dilinde viral hepatit, mikroskopla bile görülemeyecek kadar küçük, virüs denilen mikroorganizmaların oluşturduğu, karaciğerin yaygın iltihabi hastalığına verilen isimdir. Bu hastalığın, A, B, C, D, E ve G harşeri ile isimlendirilen en az 6 farklı virüsle oluştuğu bilinmektedir.
a) Hastalığın Belirtileri
Bulaşıcı sarılık, A virüsü için 15-45 gün, E virüsü için 30-60 gün, B virüsü için 30-180 günlük bir kuluçka süresini takiben, halsizlik, iştahsızlık, mide bulantısı, karnın sağ üst bölümünde ağrı, derinin ve gözakının sararması ve idrarın koyulaşması ile başlar. Kısa süren ateş olabilir. Ancak, çocukların büyük çoğunluğunda ve yetişkinlerin de bir kısmında sarılığın ortaya çıkmaması veya silik kalması mümkündür. Bu nedenle, özellikle küçük yaş gurubundaki çocuklarda hastalık teşhis edilmeden geçip gidebilir. Üstelik çocuklarda belirtiler daha hafif ve kısa sürelidir. Bulaşıcı sarılık genellikle 4-6 haftalık bir hastalıktır, A ve E virüsü ile olanlar sonunda tedavi olurlar ve kronikleşme (süreğenlik) göstermezler.
B, C ve D virüsleri ile oluşan bulaşıcı sarılıklar kronikleşebilir. Bunun sonucu olarak, Türkiye'de nüfusun %5-7 kadarı (4 milyona yakın insan) B virüsünü, farkında olmaksızın taşımaktadır. Bulaşıcı sarılık hastada sarılık yapmadan da seyredebilir.
b) Bulaşma Yolları
A ve E virüsleri büyük abdest ile atılırlar ve virüs taşıyan dışkı ile kirlenmiş su ve besin maddelerinin (sebze ve meyvalar) ağızdan alınması ile bulaşırlar. Virüsle kirlenmiş yüzeylere temas etmiş ellerin ağza değdirilmesi de kişisel bulaşmada ve virüsün yayılmasında çok önemlidir.
B ve C virüsleri ise, başlıca, kan yoluyla (kan ve kan ürünlerinin alınması, mikroplu enjektör ve iğnelerinin kullanılması, ortak jilet veya diş fırçası kullanımı, akupunktur, diş tedavisi vb) ve cinsel ilişki ile bulaşırlar. Hastalığın, bu virüsleri taşıyan anneden bebeğe geçişi de mümkündür.
Hepatit A virüsü ellerde saatlerce canlı kalabilir. Bulaşmada ellerin rolü büyüktür. Okullardaki sıra ve kapı kolları, tuvaletlerdeki musluklar virüs taşıyan dışkı ile kirlenebilmektedir, buralardan eller aracılığı ile ağız yoluyla bulaşır.
Çocuklarınızın sağlığı için sıvı sabun kullanarak el yıkamayı onlarda alışkanlık haline getiriniz.
Hepatit B geçirmekte olan veya bu virüsü hastalık belirtisi göstermeksizin kanında taşıyan annelerden doğan bebeklerde, hastalık %95 sıklıkla kronik gidiş göstererek yaşamın daha ileri döneminde karaciğer sirozu veya karaciğer kanserine neden olabilir.
c) Hepatit B virüsu İle Oluşan Sarılığın Önemi
Çünkü B virüsünün yaptığı hepatit hem çok sık ve yaygındır, hem de hastaların %5-10 kadarında, hastalığın alevli (akut) dönemi geçtikten sonra tam tedavi olmaksızın hastalık sinsi ve kronik (süreğen) biçimde devam eder. Bu hastaların bir kısmında zamanla siroz ve karaciğer kanseri gelişebilir. Bir kısmında ise virüs uzunca bir süre karaciğerde fazla hasar yapmadan kalsa bile, zaman içerisinde bu kronik taşıyıcılarda da denge, kişi aleyhine bozularak kronik aktif karaciğer hastalığı gelişebilir. Virüsü taşıyan annelerden doğan bebeklerde hastalık, %95 oranında alevli (akut) bir tablo oluşturmaksızın sinsi kronik şekilde bir gidiş gösterir.
Hepatit B virüsü siroz ve karaciğer kanserinin en önemli nedenidir.
d) Hepatit C Virüsü İle Oluşan Bulaşıcı Sarılık
C virüsü ile oluşan hepatitlerin büyük çoğunluğu kronikleşerek siroza ve karaciğer kanserine gidiş gösterir ancak toplumumuzdaki yaygınlığı çok düşüktür. Bu nedenle C virüsü hepatiti bireysel açıdan tehlikeli bir hastalık olmakla beraber toplumsal açıdan daha az tehlikelidir.
Hepatit C virüsü özellikle hemodiyaliz hastaları ve sık kan nakli yapılan hastalar için ciddi bir tehlike oluşturabilir.
e) Taşıyıcı Kişinin Yapması Gerekenler
Hepatit B virüsü, hastanın veya sağlam taşıyıcının kan ve diğer vücut sıvılarında (tükürük, ter, süt, sperm sıvısı, vajen sıvısı) bulunabilir.
B virüsü taşıyıcısı, hasta olmasa bile, kan ve diğer vücut sıvıları ile hastalığı başkalarına bulaştırabileceğini bilmelidir. Kan vermemeli ve korunmasız (kondom) olarak, bağışık olmayan veya aşılanmamış kişilerle cinsel ilişkiye girmemelidir. Her 6-12 ayda bir karaciğer fonksiyon testlerini yaptırmalıdır. Alkol almaktan kaçınmalı, herhangi bir nedenle ilaç almak zorunda kalırsa bunu doktoruna danışmalıdır.
f) Bulaşıcı Sarılıkta Tedavi
Ani hastalıkta özel bir tedavi yoktur. Hastaya sindirimi kolay yiyecekler verilir. Yağı az yiyecekler önerilir. Üzüm, bal gibi şekerden zengin besinlerin diyette yer alması uygundur. Hasta istirahat ettirilir.
g) Kronik Hepatitin Tedavisi
B ve C virüsü ile oluşan kronik karaciğer hastalığında ilaç (interferon-alfa) tedavisi hastaların üçte birinde uzun süreli iyileşme sağlayabilir. Bu tedavi ise çok pahalıdır.
h) Hepatit B Virüsune Karşı Korunmada Dikkat Edilecek Noktalar
Bir hastalığa karşı en akıllıca korunma, kuşkusuz, onun etkeni ile karşılaşmadan önce bağışıklık kazanmış olmakla sağlanır. Bunun yolu aşılanmaktır.
B- AIDS ve HIV
AIDS bulaşıcı bir virüs hastalığıdır. Mikrobu HIV (İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü) adı verilen virüstür, bu virüs bağışıklık sisteminin içine yerleşir ve vücudun mikroplara karşı koyma yeteneğini yok eder. Direnci azalan vücutta, HIV'in etkisinin yanı sıra, çeşitli mikroplar da hastalıklara neden olurlar.
HIV vücuda girdiği andan itibaren, vücutta bununla savaşmak için özel antikorlar oluşur. Kandaki bu antikorların ELISA yöntemiyle saptanmasına Anti-HIV testi denir. Anti-HIV antikorların ELISA yöntemiyle ölçülebilecek düzeye ulaşması için 3 aylık bir süreye ihtiyaç vardır. Bu nedenle test, bulaşma olduktan 3 ay sonra yapılmalıdır. Anti-HIV testinin pozitif olması kanda HIV virüsünün olduğunu gösterir. Ancak anti-HIV testinin yalancı pozitif çıkma ihtimali de vardır. Bu nedenle, kişinin HIV pozitif (seropozitif) olduğunu söyleyebilmesi için, Westernblood testi denen doğrulama testinin de yapılıp, sonucunun pozitif olması gerekmektedir.
Anti-HIV testi, üniversite hastanelerinin mikrobiyoloji laboratuarlarında, devlet hastanelerinin laboratuarlarında ve özel laboratuarlarda yaptırılabilir.
HIV bulaşması, AIDS hastalığı, hastalıktan korunma, test yaptırma, hastaların bakım ve tedavisi hakkındaki bilgiler, tanıyı koyan uzmanlardan alınabilir.
a) AIDS'in belirtileri
Virüs bulaştıktan sonra, AIDS hastalığı belirtileri kişinin yaşam koşullarına ve vücut direncine göre, 3-15 yıl, hatta bazen daha uzun bir süre sonra ortaya çıkar. HIV bulaştığı vücudun bağışıklık sistemini yıkıma uğratır.
Vücut direnci zayışayan hastada, normalde zararsız olan, hafif geçen ya da ender rastlanan bazı hastalıklar belirir. Ayrıca lenf bezlerinde büyümeler, ağız ve deride tekrarlanan uçuk, pamukçuk, yara ve lekeler, nedeni bilinmeyen uzun süreli ateş, gece terlemeleri, kilo kaybı, ishal, öksürük, tüberküloz, akciğer hastalıkları gibi belirtiler ortaya çıkar.
Kişide bu belirtilerin ancak birkaç tanesinin bir arada bulunması durumunda AIDS düşünülebilir. Kesin tanı için Anti-HIV testi yapılır.
b) AIDS'in tedavisi
AIDS'in tedavisinde olumlu gelişmeler vardır. Günümüze kadar bulunan ilaçlardan farklı etki mekanizmalarında olanların ikisinin ya da üçünün birlikte kullanımıyla, HIV pozitif kişilerin kaliteli ve uzun bir yaşam sürebilmeleri sağlanmaktadır. Tedavi doktor kontrolünde ve kesintisiz olarak yaşam boyu sürdürülmelidir.
c) HIV'in bulaşma ve korunma yolları
HİV virüsü cinsel ilişki, kan ve anneden bebeğine olmak üzere üç yolla bulaşır.
Korunmasız cinsel ilişki ile bulaşır. Tüm bulaşmaların %80-85'i bu yolla olmaktadır. Virüs kanda bulunduğu gibi erkeğin sperm sıvısında, kadının vajina salgısında da bulunur. Cinsel ilişki sırasında vagina, penis, anüs mukozası veya ağızdaki zedelenmiş doku ve çatlaklardan vücuda girerek; erkekten kadına, kadından erkeğe, erkekten erkeğe veya kadından kadına bulaşabilir.
Tüm bulaşmaların %10-15'i kan ile olmaktadır. Kullanılmış ve dezenfekte edilmemiş; şırınga, iğne, cerrahi aletler, diş hekimliği aletleri, dövme aletleri, akupunktur iğneleri, jilet, makas gibi tüm kesici ve delici aletler ile bulaşma olabilir.
Hastalıklı erkek ve kadının cinsel organlarındaki kanamaların veya adet kanının penise, vajinaya ve ağza teması ile bulaşma olabilir.
Damar içi uyuşturucu kullananların paylaştıkları iğne, enjektör ve uyuşturucu madde eritilen kaşıklar ile bulaşma olabilir.
HIV'li organ, doku ve sperm nakli ile de bulaşma olasılığı vardır.
Anneden bebeğine bulaşır. Tüm bulaşmaların %3-5'i bu yolla olmaktadır. HIV, hasta veya taşıyıcı anneden bebeğine gebelik, doğum veya emzirme sırasında bulaşabilir.
d) HIV'in bulaşmadığı durumlar
10- YASAL DÜZENLEMELER










© 2009 - T.C. Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı
Necatibey Caddesi. No:49 Kızılay/Ankara
Tel:0 (312) 229 55 11 / Fax: 0 (312) 229 83 11